<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Forum Sitesi - 	 Tarihte Bugün ]]></title>
		<link>https://forumistan.net/</link>
		<description><![CDATA[Forum Sitesi - https://forumistan.net]]></description>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2026 21:48:34 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Tarihte Bugün: 21 Ekim]]></title>
			<link>https://forumistan.net/konu-tarihte-bug%C3%BCn-21-ekim.html</link>
			<pubDate>Mon, 21 Oct 2024 11:32:52 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forumistan.net/member.php?action=profile&uid=193">Sosyalistler</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forumistan.net/konu-tarihte-bug%C3%BCn-21-ekim.html</guid>
			<description><![CDATA[Tarihte Bugün: 21 Ekim<br />
<br />
Özel ve Önemli Günler<br />
<br />
21 Ekim'in tarihi toplumlar ve kültürler için farklı anlamlar taşır. 21 Ekim'de kutlanan özel ve önemli günler hakkında bilgi almak için yazımızı inceleyebilirsiniz.<br />
<br />
Fırtına: Bağbozumu Fırtınası<br />
Geleceğe Dönüş Günü (Back to the Future Day) (21 Ekim 2015)<br />
<br />
Önemli Olaylar<br />
<br />
21 Ekim tarihi, tarih boyunca birçok olaya tanıklık etmiştir. Bu yazımızda 21 Ekim'de Dünya tarihinde yaşanmış önemli olayları inceleyebilirsiniz.<br />
<br />
1520 - Ferdinand Magellan, Güney Amerika'nın güneyinde, kendi ismiyle anılan boğazı keşfetti.<br />
1600 - Japonya'nın Sengoku Devrini sona erdirip, Tokugawa dönemine geçirecek Sekigahara Meydan Muharebesi başladı.<br />
1805 - Amiral Nelson komutasındaki İngiliz filosu, İspanya'nın güneybatısında Trafalgar'da Napolyon'un Birleşik Fransız-İspanyol Donanmasını yendi. Amiral Nelson da savaşta öldü.<br />
1854 - Kırım Savaşı'nın başlaması üzerine modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale, 38 başka hemşireyle birlikte Üsküdar'daki Selimiye Kışlası'na gönderildi.<br />
1860 - İlk özel siyasi gazete Tercümanı Ahval çıkmaya başladı. Sahibi Yozgatlı Çapanoğlu Agah Efendiydi.<br />
1878 - Almanya'da Otto von Bismarck antikomünist özellikteki Anti-Sosyalist Yasa'yı yürürlüğe soktu.<br />
1879 - Thomas Edison, karbon filamanlı elektrik ampulünü icat etti.<br />
1935 - Almanya, Milletler Cemiyeti'nden resmen ayrıldı.<br />
1938 - Japonlar, Çin'in Kanton şehrini işgal etti.<br />
1940 - Ernest Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor kitabı New York'ta basıldı.<br />
1944 - Kızıl Ordu tarafından Alman sivillere karşı Nemmersdorf Katliamı işlendi.<br />
1945 - Fransa'da kadınlar, ilk kez oy kullanma hakkı elde etti.<br />
1945 - Nüfus sayımı yapıldı. Türkiye nüfusunun 18.871.203 olduğu açıklandı. İstanbul il nüfusu ise 1.071.686.<br />
1950 - Çin askerleri Tibet'i işgal etti.<br />
1965 - İkeya seki kuyruklu yıldızı, Güneşin 450,000 kilometre yakınından geçti.<br />
1969 - Doğan Avcıoğlu liderliğinde Devrim gazetesi yayımlanmaya başladı.<br />
1969 - Batı Almanya'da sosyal demokrat Willy Brandt Şansölyeliğe (başbakan) seçildi.<br />
1971 - Pablo Neruda, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.<br />
1972 - Profesör Mümtaz Soysal Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'nca, Anayasaya Giriş adlı ders kitabında komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklandı.<br />
1973 - Necmettin Erbakan Millî Selamet Partisi Genel Başkanı seçildi.<br />
1977 - Avrupa Patent Enstitüsü (EPI) kuruldu.<br />
1981 - Atatürk Barajı'nın temeli, Devlet Başkanı Kenan Evren tarafından atıldı.<br />
1983 - Uzunluk ölçüsü metre, ışık hızı üzerinden yeniden tanımlandı ama uzunluğu yine aynı kaldı. Buna göre 1 metre ışığın havasız ortamda saniyenin 1/299,792,458 'i süresince katettiği mesafedir.<br />
1984 - Afşin-Elbistan Termik Santrali açıldı.<br />
1985 - Alman gazeteci ve yazar Günter Wallraff'ın Türk işçisi kimliğiyle yaşadıklarını anlattığı En Alttakiler (Ganz Unten) adlı yapıtı piyasaya çıktı.<br />
1987 - Türkiye'de montajı yapılan ilk savaş uçağı F-16 Savaşan Şahin resmî törenle uçuruldu.<br />
1990 - Genel nüfus sayımı: Türkiye'nin nüfusu 56.473.035<br />
1997 - Anadolu Ajansı, uydu ile kesintisiz haber yayınını, Başbakan Mesut Yılmaz'ın da katıldığı toplantı ile başlattı.<br />
1998 - TBMM, NATO'nun genişlemesini onayladı. Böylece 16 ittifak üyesi ülkenin de onayı tamamlandı ve genişleme kesinlik kazandı.<br />
1999 - Çeçenistan'ın başkenti Grozni'de kalabalık bir alışveriş merkezine yapılan roket saldırısında 110 kişi öldü, 400 kişi yaralandı.<br />
1999 - Ahmet Taner Kışlalı bombalı bir suikastle öldürüldü.<br />
2005 - Finlandiyalı ünlü rock grubu Nightwish'in 9 yıllık vokalisti Tarja Turunen, grupla olan son konserinin ardından gruptan atıldı.<br />
2007 - 2007 Sivil Anayasasının halk tarafında referandumla oylaması.<br />
2007 - Saat 00:20 sıralarında, Irak'ın kuzeyinden Türkiye'ye sızan PKK mensupları tarafından, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Dağlıca'da konuşlu piyade taburunun emniyet unsuru olan bir bölüğe kalabalık bir grupla üç ayrı bölgeden silahlı saldırıda bulunuldu. Genelkurmay çıkan çatışmada 12 şehit, 16 yaralı verildiğini ve 32 PKK'lının da öldürüldüğünü açıkladı. Bkz. 21 Ekim 2007 Hakkâri PKK çatışması maddesi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Tarihte Bugün: 21 Ekim<br />
<br />
Özel ve Önemli Günler<br />
<br />
21 Ekim'in tarihi toplumlar ve kültürler için farklı anlamlar taşır. 21 Ekim'de kutlanan özel ve önemli günler hakkında bilgi almak için yazımızı inceleyebilirsiniz.<br />
<br />
Fırtına: Bağbozumu Fırtınası<br />
Geleceğe Dönüş Günü (Back to the Future Day) (21 Ekim 2015)<br />
<br />
Önemli Olaylar<br />
<br />
21 Ekim tarihi, tarih boyunca birçok olaya tanıklık etmiştir. Bu yazımızda 21 Ekim'de Dünya tarihinde yaşanmış önemli olayları inceleyebilirsiniz.<br />
<br />
1520 - Ferdinand Magellan, Güney Amerika'nın güneyinde, kendi ismiyle anılan boğazı keşfetti.<br />
1600 - Japonya'nın Sengoku Devrini sona erdirip, Tokugawa dönemine geçirecek Sekigahara Meydan Muharebesi başladı.<br />
1805 - Amiral Nelson komutasındaki İngiliz filosu, İspanya'nın güneybatısında Trafalgar'da Napolyon'un Birleşik Fransız-İspanyol Donanmasını yendi. Amiral Nelson da savaşta öldü.<br />
1854 - Kırım Savaşı'nın başlaması üzerine modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale, 38 başka hemşireyle birlikte Üsküdar'daki Selimiye Kışlası'na gönderildi.<br />
1860 - İlk özel siyasi gazete Tercümanı Ahval çıkmaya başladı. Sahibi Yozgatlı Çapanoğlu Agah Efendiydi.<br />
1878 - Almanya'da Otto von Bismarck antikomünist özellikteki Anti-Sosyalist Yasa'yı yürürlüğe soktu.<br />
1879 - Thomas Edison, karbon filamanlı elektrik ampulünü icat etti.<br />
1935 - Almanya, Milletler Cemiyeti'nden resmen ayrıldı.<br />
1938 - Japonlar, Çin'in Kanton şehrini işgal etti.<br />
1940 - Ernest Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor kitabı New York'ta basıldı.<br />
1944 - Kızıl Ordu tarafından Alman sivillere karşı Nemmersdorf Katliamı işlendi.<br />
1945 - Fransa'da kadınlar, ilk kez oy kullanma hakkı elde etti.<br />
1945 - Nüfus sayımı yapıldı. Türkiye nüfusunun 18.871.203 olduğu açıklandı. İstanbul il nüfusu ise 1.071.686.<br />
1950 - Çin askerleri Tibet'i işgal etti.<br />
1965 - İkeya seki kuyruklu yıldızı, Güneşin 450,000 kilometre yakınından geçti.<br />
1969 - Doğan Avcıoğlu liderliğinde Devrim gazetesi yayımlanmaya başladı.<br />
1969 - Batı Almanya'da sosyal demokrat Willy Brandt Şansölyeliğe (başbakan) seçildi.<br />
1971 - Pablo Neruda, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.<br />
1972 - Profesör Mümtaz Soysal Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'nca, Anayasaya Giriş adlı ders kitabında komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklandı.<br />
1973 - Necmettin Erbakan Millî Selamet Partisi Genel Başkanı seçildi.<br />
1977 - Avrupa Patent Enstitüsü (EPI) kuruldu.<br />
1981 - Atatürk Barajı'nın temeli, Devlet Başkanı Kenan Evren tarafından atıldı.<br />
1983 - Uzunluk ölçüsü metre, ışık hızı üzerinden yeniden tanımlandı ama uzunluğu yine aynı kaldı. Buna göre 1 metre ışığın havasız ortamda saniyenin 1/299,792,458 'i süresince katettiği mesafedir.<br />
1984 - Afşin-Elbistan Termik Santrali açıldı.<br />
1985 - Alman gazeteci ve yazar Günter Wallraff'ın Türk işçisi kimliğiyle yaşadıklarını anlattığı En Alttakiler (Ganz Unten) adlı yapıtı piyasaya çıktı.<br />
1987 - Türkiye'de montajı yapılan ilk savaş uçağı F-16 Savaşan Şahin resmî törenle uçuruldu.<br />
1990 - Genel nüfus sayımı: Türkiye'nin nüfusu 56.473.035<br />
1997 - Anadolu Ajansı, uydu ile kesintisiz haber yayınını, Başbakan Mesut Yılmaz'ın da katıldığı toplantı ile başlattı.<br />
1998 - TBMM, NATO'nun genişlemesini onayladı. Böylece 16 ittifak üyesi ülkenin de onayı tamamlandı ve genişleme kesinlik kazandı.<br />
1999 - Çeçenistan'ın başkenti Grozni'de kalabalık bir alışveriş merkezine yapılan roket saldırısında 110 kişi öldü, 400 kişi yaralandı.<br />
1999 - Ahmet Taner Kışlalı bombalı bir suikastle öldürüldü.<br />
2005 - Finlandiyalı ünlü rock grubu Nightwish'in 9 yıllık vokalisti Tarja Turunen, grupla olan son konserinin ardından gruptan atıldı.<br />
2007 - 2007 Sivil Anayasasının halk tarafında referandumla oylaması.<br />
2007 - Saat 00:20 sıralarında, Irak'ın kuzeyinden Türkiye'ye sızan PKK mensupları tarafından, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Dağlıca'da konuşlu piyade taburunun emniyet unsuru olan bir bölüğe kalabalık bir grupla üç ayrı bölgeden silahlı saldırıda bulunuldu. Genelkurmay çıkan çatışmada 12 şehit, 16 yaralı verildiğini ve 32 PKK'lının da öldürüldüğünü açıkladı. Bkz. 21 Ekim 2007 Hakkâri PKK çatışması maddesi.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[16 Ekim]]></title>
			<link>https://forumistan.net/konu-16-ekim.html</link>
			<pubDate>Wed, 16 Oct 2024 12:31:15 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forumistan.net/member.php?action=profile&uid=34">Arzu</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forumistan.net/konu-16-ekim.html</guid>
			<description><![CDATA[Tarihte Bugün: 16 Ekim<br />
<br />
Önemli Olaylar<br />
<br />
16 Ekim tarihi, tarih boyunca birçok olaya tanıklık etmiştir. Bu yazımızda 16 Ekim'de Dünya tarihinde yaşanmış önemli olayları inceleyebilirsiniz.<br />
<br />
1529 - I. Süleyman'ın komuta ettiği Osmanlı Ordusu, Viyana Kuşatması'nı kaldırdı.<br />
1793 - Fransız Devriminde vatan hainliği ile suçlanan Marie Antoinette giyotinle idam edildi.<br />
1730 - Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa, Patrona Halil İsyanı'nı çıkaranların istekleri doğrultusunda Padişah III. Ahmet tarafından boğduruldu.<br />
1889 - İngiltere'nin futbol kulübü olan Brentford FC kuruldu.<br />
1916 - Margaret Sanger, ilk doğum kontrol kliniğini New York’ta kurdu.<br />
1924 - Topkapı Sarayı müze olarak ziyarete açıldı.<br />
1940 - Varşova gettosu Nazi SS birlikleri tarafından kuruldu.<br />
1945 - Tarihe Ankara Cinayeti olarak geçen, üst düzey bürokratların adının karıştığı cinayet gerçekleşti.<br />
1949 - Yunan İç Savaşı sona erdi.<br />
1951 - Pakistan'ın ilk başbakanı Liyakat Ali Han, Ravalpindi'de suikast sonucu öldürüldü.<br />
1964 - Çin, ilk atom bombasını patlatarak dünyanın 4. nükleer gücü oldu.<br />
1978 - Polonyalı kardinal Karol Wojtla, II. Jean Paul olarak Papa seçildi.<br />
1986 - Nobel Edebiyat Ödülü'nü Nijeryalı yazar Wole Soyinka verildi.<br />
1990 - Sovyetler Birliği başkanı Gorbaçov, serbest piyasa ekonomisi'ne geçileceğini açıkladı.<br />
1992 - Türk Silahlı Kuvvetleri, Irak'ın kuzeyindeki Haftanin bölgesinde sınır ötesi harekât başlattı.<br />
1995 - Garry Kasparov, bir ay süren satranç turnuvasında rakibi Viswanathan Anand'ı yendi.<br />
2002 - Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin, 7 yıllık yeni görev süresi için düzenlenen halk oylamasında oyların tamamını aldı.<br />
2002 - Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush, ABD kongresinin onayladığı, Irak'a savaş açma yetkisi veren kararı imzaladı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Tarihte Bugün: 16 Ekim<br />
<br />
Önemli Olaylar<br />
<br />
16 Ekim tarihi, tarih boyunca birçok olaya tanıklık etmiştir. Bu yazımızda 16 Ekim'de Dünya tarihinde yaşanmış önemli olayları inceleyebilirsiniz.<br />
<br />
1529 - I. Süleyman'ın komuta ettiği Osmanlı Ordusu, Viyana Kuşatması'nı kaldırdı.<br />
1793 - Fransız Devriminde vatan hainliği ile suçlanan Marie Antoinette giyotinle idam edildi.<br />
1730 - Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa, Patrona Halil İsyanı'nı çıkaranların istekleri doğrultusunda Padişah III. Ahmet tarafından boğduruldu.<br />
1889 - İngiltere'nin futbol kulübü olan Brentford FC kuruldu.<br />
1916 - Margaret Sanger, ilk doğum kontrol kliniğini New York’ta kurdu.<br />
1924 - Topkapı Sarayı müze olarak ziyarete açıldı.<br />
1940 - Varşova gettosu Nazi SS birlikleri tarafından kuruldu.<br />
1945 - Tarihe Ankara Cinayeti olarak geçen, üst düzey bürokratların adının karıştığı cinayet gerçekleşti.<br />
1949 - Yunan İç Savaşı sona erdi.<br />
1951 - Pakistan'ın ilk başbakanı Liyakat Ali Han, Ravalpindi'de suikast sonucu öldürüldü.<br />
1964 - Çin, ilk atom bombasını patlatarak dünyanın 4. nükleer gücü oldu.<br />
1978 - Polonyalı kardinal Karol Wojtla, II. Jean Paul olarak Papa seçildi.<br />
1986 - Nobel Edebiyat Ödülü'nü Nijeryalı yazar Wole Soyinka verildi.<br />
1990 - Sovyetler Birliği başkanı Gorbaçov, serbest piyasa ekonomisi'ne geçileceğini açıkladı.<br />
1992 - Türk Silahlı Kuvvetleri, Irak'ın kuzeyindeki Haftanin bölgesinde sınır ötesi harekât başlattı.<br />
1995 - Garry Kasparov, bir ay süren satranç turnuvasında rakibi Viswanathan Anand'ı yendi.<br />
2002 - Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin, 7 yıllık yeni görev süresi için düzenlenen halk oylamasında oyların tamamını aldı.<br />
2002 - Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush, ABD kongresinin onayladığı, Irak'a savaş açma yetkisi veren kararı imzaladı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[10 Ekim]]></title>
			<link>https://forumistan.net/konu-10-ekim.html</link>
			<pubDate>Thu, 10 Oct 2024 11:14:11 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forumistan.net/member.php?action=profile&uid=34">Arzu</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forumistan.net/konu-10-ekim.html</guid>
			<description><![CDATA[Tarihte Bugün: 10 Ekim<br />
<br />
Özel ve Önemli Günler<br />
<br />
10 Ekim'in tarihi toplumlar ve kültürler için farklı anlamlar taşır. 10 Ekim'de kutlanan özel ve önemli günler hakkında bilgi almak için yazımızı inceleyebilirsiniz.<br />
<br />
Ağaç Dikme Günü<br />
Finlandiya'da sancak günleri<br />
Dünya Ruh Sağlığı Günü<br />
<br />
Önemli Olaylar<br />
<br />
10 Ekim tarihi, tarih boyunca birçok olaya tanıklık etmiştir. Bu yazımızda 10 Ekim'de Dünya tarihinde yaşanmış önemli olayları inceleyebilirsiniz.<br />
<br />
2007 - İnternet üzerinden indirilebilen ilk albüm In Rainbows, Radiohead grubunun internet sitesinde piyasaya sürüldü.<br />
2009 - İsviçre'nin Zürih kentinde Türkiye ile Ermenistan arasında Akyaka Sınır Kapısı'nın açılması için protokol imzalandı.<br />
2010 - Hollanda Krallığı'na bağlı özerk Hollanda Antilleri dağıldı ve Hollanda Krallığı'na bağlı 3 yeni özerk ülke (Aruba, Curaçao ve Sint Maarten) oluştu.<br />
2015 - Ankara saldırısı: Ankara'da düzenlenen "Emek, Barış, Demokrasi Mitingi"nde, Ankara Garı önündeki 2 ayrı patlamada, 109 kişi öldü, 500'den fazla kişi yaralandı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Tarihte Bugün: 10 Ekim<br />
<br />
Özel ve Önemli Günler<br />
<br />
10 Ekim'in tarihi toplumlar ve kültürler için farklı anlamlar taşır. 10 Ekim'de kutlanan özel ve önemli günler hakkında bilgi almak için yazımızı inceleyebilirsiniz.<br />
<br />
Ağaç Dikme Günü<br />
Finlandiya'da sancak günleri<br />
Dünya Ruh Sağlığı Günü<br />
<br />
Önemli Olaylar<br />
<br />
10 Ekim tarihi, tarih boyunca birçok olaya tanıklık etmiştir. Bu yazımızda 10 Ekim'de Dünya tarihinde yaşanmış önemli olayları inceleyebilirsiniz.<br />
<br />
2007 - İnternet üzerinden indirilebilen ilk albüm In Rainbows, Radiohead grubunun internet sitesinde piyasaya sürüldü.<br />
2009 - İsviçre'nin Zürih kentinde Türkiye ile Ermenistan arasında Akyaka Sınır Kapısı'nın açılması için protokol imzalandı.<br />
2010 - Hollanda Krallığı'na bağlı özerk Hollanda Antilleri dağıldı ve Hollanda Krallığı'na bağlı 3 yeni özerk ülke (Aruba, Curaçao ve Sint Maarten) oluştu.<br />
2015 - Ankara saldırısı: Ankara'da düzenlenen "Emek, Barış, Demokrasi Mitingi"nde, Ankara Garı önündeki 2 ayrı patlamada, 109 kişi öldü, 500'den fazla kişi yaralandı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[OĞUZ ARAL]]></title>
			<link>https://forumistan.net/konu-oguz-aral.html</link>
			<pubDate>Fri, 26 Jul 2024 13:25:05 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forumistan.net/member.php?action=profile&uid=1">forumistan</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forumistan.net/konu-oguz-aral.html</guid>
			<description><![CDATA[OĞUZ ARAL (karikatürist)<br />
<br />
TÜRK  karikatürist, 1936 yılında İstanbul, Silivri'de doğdu. Bir süre Güzel Sanatlar akademisinde okudu. İlk karikatürlerini "Hafta" dergisinde çizdi. <br />
<br />
Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. "Hayk Mammer", "Köstebek Hüsnü", "Hafiyesi Mahmut", "Utanmaz Adam", "Avanak Avni" gibi karikatür-roman tiplerini çizdi. <br />
<br />
Aral, "sözsüz oyun" tiyatrosunu kurdu. "Koca Yusuf", "Bu Şehr-i Stanbul", "Direklerarası", "Ağustos Böceği ile Karınca" adlı çizgi filmleri yaptı.<br />
<br />
"Gırgır" adlı mizah gazetesini ve çok satılan haftalık "Gırgır" dergisini yönetti. Gençlerin gönderdiği karikatürleri inceler, onları daha kaliteli ve anlaşılır çizmeye teşvik ederdi.<br />
<br />
Çok sayıda karikatürcü yetiştiren Oğuz Aral, 2004' de Muğla'da vefat etti.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[OĞUZ ARAL (karikatürist)<br />
<br />
TÜRK  karikatürist, 1936 yılında İstanbul, Silivri'de doğdu. Bir süre Güzel Sanatlar akademisinde okudu. İlk karikatürlerini "Hafta" dergisinde çizdi. <br />
<br />
Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. "Hayk Mammer", "Köstebek Hüsnü", "Hafiyesi Mahmut", "Utanmaz Adam", "Avanak Avni" gibi karikatür-roman tiplerini çizdi. <br />
<br />
Aral, "sözsüz oyun" tiyatrosunu kurdu. "Koca Yusuf", "Bu Şehr-i Stanbul", "Direklerarası", "Ağustos Böceği ile Karınca" adlı çizgi filmleri yaptı.<br />
<br />
"Gırgır" adlı mizah gazetesini ve çok satılan haftalık "Gırgır" dergisini yönetti. Gençlerin gönderdiği karikatürleri inceler, onları daha kaliteli ve anlaşılır çizmeye teşvik ederdi.<br />
<br />
Çok sayıda karikatürcü yetiştiren Oğuz Aral, 2004' de Muğla'da vefat etti.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[SADIK ŞENDİL]]></title>
			<link>https://forumistan.net/konu-sadik-sendil.html</link>
			<pubDate>Fri, 26 Jul 2024 13:22:44 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forumistan.net/member.php?action=profile&uid=1">forumistan</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forumistan.net/konu-sadik-sendil.html</guid>
			<description><![CDATA[OYUN YAZARI, SENARİST, MİZAH USTASI SADIK ŞENDİL'İ ÖLÜMÜNÜN 27. YILINDA ANIMSARKEN...<br />
<br />
Temmuz ayı öylesine çok mizah insanını aramızdan almıştır ki, bazen günleri bile karıştırıyoruz bu yüzden... Birlikte çalışma onuruna erdiğim mizah ustalarının en ilginçlerinden biri olan sevgili Sadık Şendil ağabey de, aslında Oğuz Aral ustamızla aynı gün, yani 26 Temmuz'da ayrılmıştı aramızdan… 26 Temmuz 1986 tarihinde aramızdan ayrılan Sadık Şendil gerçek bir İstanbul beyefendisi, usta bir senaryo ve oyun yazarıydı… Onun adı her dönemde yeniden sahnelenen unutulmaz tiyatro oyunu “Yedi Kocalı Hürmüz”le bilinir daha çok. "Hababam Sınıfı" filmlerinin senaryolarını da o yazmıştı. Pek çok Kemal Sunal filminin senaryosu da ona aittir... Bunların en sevilenlerinden "Salak Milyoner"in bir daktilo kopyasını bir dönem işyerinde senaryo dersi verdiği Cihan Demirci'ye anı olarak vermiştir. Pek çok değerli sanatçı gibi adı şimdilerde ölüm yıldönümlerinde bile "anımsanmayan" sevgili Sadık Şendil ustayı biz MİZAHHABER olarak bir kez daha sevgiyle anıyoruz...  <br />
<br />
<br />
<br />
1984'ten kalma bir fotoğraf...Güldürü Üretim Merkezi ekibi toplu halde...Sadık Şendil ağabey, masada oturanlar arasında görülüyor. En solda oturan Kandemir Konduk'un yanında, Sadık ağabeyin sağ yanında ise Ümit Yaşar Oğuzcan var. Fotoğraftakileri en arkadan soldan sağa bir sayalım: Veysel Öktem, Aydın Gündüz, Metin Günen, Sekreter Nuray, Zeynep Esra Tablacı, Sunder Erdoğan, Öznur Kalender, Cihan Demirci. 2. sıra oturanlar: Kandemir Konduk, Sadık Şendil, Ümit Yaşar Oğuzcan, Müjdat Gezen, Aziz Nesin. Öndekiler: Savaş Dinçel, Akın Yılmaz ve Levent Demirkuş. <br />
<br />
CİHAN DEMİRCİ'NİN KALEMİNDEN SADIK ŞENDİL'Lİ BİR ANI...<br />
<br />
<br />
<br />
1982-1986 yılları arasında Güldürü Üretim Merkezi’nde (GÜM) çalışırken Sadık ağabey de aramızdaydı… O günlerde 70’ine merdiven dayamış ama o merdivende bile; “Buyur evladım önce sen çık” diyebilecek kadar beyefendi bir yürekti Sadık abi… Benim belkide tanıdığım son gerçek “İstanbul Beyefendisi” idi o… Örneğin; fazlaca sesli gülerken kimse rahatsız olmasın diye mutlaka hemen ceketinin üst cebinden mendilini çıkartıp ağzını kapatırdı… İlk dönemler çalıştığımız mekan Müjdat Gezen ağabeyin Cihangir’de İsmail Dümbüllü Sokakta bulunan dairesiydi.. Çatı katındaydık… Bütün Kabataş ve boğaz ayağımızın altındaydı orada…Apartmanın kapıcısı Hüseyin’in önünde bile ceketini ilikleyen bir insandı sevgili Sadık Şendil…<br />
<br />
Yıl: 1983… Müjdat abinin Cihangir’in en tepesinde bulunan dairesinde olduğumuz o güzelim günler… İşte o günlerde 70’ine merdiven dayayan sevgili Sadık ağabey de, bizler gibi her gün Fındıklı’dan yaklaşık 200 basamak filan tırmanarak Cihangir’in tepe noktasındaki bu daireye geliyordu…<br />
Fındıklı’da Akademinin önünden otobüse binmeye hazırlandığım bir gün Sadık abiyi otobüs durağında gördüm… Üstünden hiçbir zaman eksik olmayan şık takım elbisesi, şapkası ve elinde kibarca tuttuğu bastonuyla durağın bir köşesinde sessizce duruyordu… O anda otobüs geldi ve Sadık abi de o itiş kakış hengamesinde benimle aynı otobüse bindi… 70 yaşında olduğu ve otobüste boş yer bulunduğu halde Sadık abi oturmamış ve yerini çocuklu bir kadına vermişti…<br />
<br />
40 yıllık bir yazarın hala belediye otobüsüne binmesi ve üstelik ayakta yolculuk yapması ülkeme ve bana hiç tuhaf gelmemiş ama gene de içimi burkmuştu doğrusu…<br />
Yanına yaklaşıp Sadık ağabeye “Merhaba” dedikten sonra, ne tarafa gittiğini sordum…Bana; “Evladım, aslında akşam olsun diye vakit geçiriyorum o yüzden bindim, nereye gittiği pek önemli değil” dedi…<br />
<br />
Şaşırdığımı görünce de açıkladı:<br />
“Cihancım, evladım…Şu saatlerde bizim hanımın evde kabul günü var, ben de böyle çeşitli otobüslere binip dolaşıyor ve vakit geçiriyorum.. Misafirler varken eve gitmek istemiyorum çünkü ben evde salondaki yemek masasının üzerinde çalışıyorum… Eee şimdi orası kek, kurabiye, börek filan etrafı da bir sürü kadın doludur… Hayır, yatak odasındaki yatağın üzerine oturup yazdığım da oluyor ama o zamanlarda belime müthiş bir ağrı giriyor işte, n’aparsın evladım!..”<br />
<br />
İşte Sadık Şendil buydu… 70 yaşında, 40 yıllık ünlü mü ünlü bir mizah yazarıydı, senaristti, oyun yazarıydı ve hala bir çalışma odası, onu bırakın bir çalışma masası bile yoktu bu gerçek İstanbul beyefendisi Sadık ağabeyin…<br />
<br />
O zamanlar 20 yaşlarındaydım ve henüz annemlerle oturuyordum… Bende salondaki yemek masasının üzerinde çalışıyor ve bu durumdan hep yakınıyordum, ta ki Sadık abinin durumunu öğrendiğim o güne dek…<br />
<br />
Şimdi ne zaman bir yerlerde; “Senede birgün” şarkısını duysam Sadık abi gelir aklıma hemen…Çünkü Sadık abi; “Beklerim yolunu aylar boyunca, yeter ki gel bana senede bir gün” diyen o güzel şarkının da söz yazarıydı… Sadık Şendil; sevdiğinin yolunu aylarca bekleyebilecek kadar sabırlı ve senede bir gün gelmesiyle bile yetinebilecek kadar alçakgönüllü bir kuşağın insanıydı…<br />
<br />
Sadık ağabey dünya tatlısı bir insandı… Keşke daha fazla tanıyabilseydim dediğim insanlardan biri olmuştur hep…O dönemler birinin ölüm haberi olduğunda GÜM ekibi olarak; “Aman yoksa Sadık abi mi?” diye cümlelere başladığımız dönemlerdi… Ama o günün birinde, hiç beklemediğimiz bir anda tıpkı hayatta yaptığı sessiz-sedasız ve gene kibarca terkedip gitti bu dünyayı…<br />
Bugün artık İstanbul’un Sadık Şendil gibi beyefendileri yok… Beyefendi bir yana zaten artık onların İstanbul’u yok!.. Zaten onlar bugünün İstanbul’una o kadar kibarca katlanamazlardı sanırım, onlar bile ağızlarını bozarlardı bugünkü kaba-saba bu İstanbul’a…<br />
<br />
CİHAN DEMİRCİ'NİN DAMDAKİ MİZAHÇI ADLI BLOĞUNDA YAZDIĞI SADIK ŞENDİL YAZISIDIR... (26 Temmuz 2007) <br />
YAZININ TAMAMI İÇİN LİNK ADRESİ:  <br />
<a href="http://damdakimizahci.blogspot.com/2007/07/ouz-aabeyi-zlemle-anarken.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://damdakimizahci.blogspot.com/2007/...arken.html</a><br />
<br />
<br />
<br />
CİHAN DEMİRCİ'NİN ÇİZGİSİYLE SADIK ŞENDİL...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[OYUN YAZARI, SENARİST, MİZAH USTASI SADIK ŞENDİL'İ ÖLÜMÜNÜN 27. YILINDA ANIMSARKEN...<br />
<br />
Temmuz ayı öylesine çok mizah insanını aramızdan almıştır ki, bazen günleri bile karıştırıyoruz bu yüzden... Birlikte çalışma onuruna erdiğim mizah ustalarının en ilginçlerinden biri olan sevgili Sadık Şendil ağabey de, aslında Oğuz Aral ustamızla aynı gün, yani 26 Temmuz'da ayrılmıştı aramızdan… 26 Temmuz 1986 tarihinde aramızdan ayrılan Sadık Şendil gerçek bir İstanbul beyefendisi, usta bir senaryo ve oyun yazarıydı… Onun adı her dönemde yeniden sahnelenen unutulmaz tiyatro oyunu “Yedi Kocalı Hürmüz”le bilinir daha çok. "Hababam Sınıfı" filmlerinin senaryolarını da o yazmıştı. Pek çok Kemal Sunal filminin senaryosu da ona aittir... Bunların en sevilenlerinden "Salak Milyoner"in bir daktilo kopyasını bir dönem işyerinde senaryo dersi verdiği Cihan Demirci'ye anı olarak vermiştir. Pek çok değerli sanatçı gibi adı şimdilerde ölüm yıldönümlerinde bile "anımsanmayan" sevgili Sadık Şendil ustayı biz MİZAHHABER olarak bir kez daha sevgiyle anıyoruz...  <br />
<br />
<br />
<br />
1984'ten kalma bir fotoğraf...Güldürü Üretim Merkezi ekibi toplu halde...Sadık Şendil ağabey, masada oturanlar arasında görülüyor. En solda oturan Kandemir Konduk'un yanında, Sadık ağabeyin sağ yanında ise Ümit Yaşar Oğuzcan var. Fotoğraftakileri en arkadan soldan sağa bir sayalım: Veysel Öktem, Aydın Gündüz, Metin Günen, Sekreter Nuray, Zeynep Esra Tablacı, Sunder Erdoğan, Öznur Kalender, Cihan Demirci. 2. sıra oturanlar: Kandemir Konduk, Sadık Şendil, Ümit Yaşar Oğuzcan, Müjdat Gezen, Aziz Nesin. Öndekiler: Savaş Dinçel, Akın Yılmaz ve Levent Demirkuş. <br />
<br />
CİHAN DEMİRCİ'NİN KALEMİNDEN SADIK ŞENDİL'Lİ BİR ANI...<br />
<br />
<br />
<br />
1982-1986 yılları arasında Güldürü Üretim Merkezi’nde (GÜM) çalışırken Sadık ağabey de aramızdaydı… O günlerde 70’ine merdiven dayamış ama o merdivende bile; “Buyur evladım önce sen çık” diyebilecek kadar beyefendi bir yürekti Sadık abi… Benim belkide tanıdığım son gerçek “İstanbul Beyefendisi” idi o… Örneğin; fazlaca sesli gülerken kimse rahatsız olmasın diye mutlaka hemen ceketinin üst cebinden mendilini çıkartıp ağzını kapatırdı… İlk dönemler çalıştığımız mekan Müjdat Gezen ağabeyin Cihangir’de İsmail Dümbüllü Sokakta bulunan dairesiydi.. Çatı katındaydık… Bütün Kabataş ve boğaz ayağımızın altındaydı orada…Apartmanın kapıcısı Hüseyin’in önünde bile ceketini ilikleyen bir insandı sevgili Sadık Şendil…<br />
<br />
Yıl: 1983… Müjdat abinin Cihangir’in en tepesinde bulunan dairesinde olduğumuz o güzelim günler… İşte o günlerde 70’ine merdiven dayayan sevgili Sadık ağabey de, bizler gibi her gün Fındıklı’dan yaklaşık 200 basamak filan tırmanarak Cihangir’in tepe noktasındaki bu daireye geliyordu…<br />
Fındıklı’da Akademinin önünden otobüse binmeye hazırlandığım bir gün Sadık abiyi otobüs durağında gördüm… Üstünden hiçbir zaman eksik olmayan şık takım elbisesi, şapkası ve elinde kibarca tuttuğu bastonuyla durağın bir köşesinde sessizce duruyordu… O anda otobüs geldi ve Sadık abi de o itiş kakış hengamesinde benimle aynı otobüse bindi… 70 yaşında olduğu ve otobüste boş yer bulunduğu halde Sadık abi oturmamış ve yerini çocuklu bir kadına vermişti…<br />
<br />
40 yıllık bir yazarın hala belediye otobüsüne binmesi ve üstelik ayakta yolculuk yapması ülkeme ve bana hiç tuhaf gelmemiş ama gene de içimi burkmuştu doğrusu…<br />
Yanına yaklaşıp Sadık ağabeye “Merhaba” dedikten sonra, ne tarafa gittiğini sordum…Bana; “Evladım, aslında akşam olsun diye vakit geçiriyorum o yüzden bindim, nereye gittiği pek önemli değil” dedi…<br />
<br />
Şaşırdığımı görünce de açıkladı:<br />
“Cihancım, evladım…Şu saatlerde bizim hanımın evde kabul günü var, ben de böyle çeşitli otobüslere binip dolaşıyor ve vakit geçiriyorum.. Misafirler varken eve gitmek istemiyorum çünkü ben evde salondaki yemek masasının üzerinde çalışıyorum… Eee şimdi orası kek, kurabiye, börek filan etrafı da bir sürü kadın doludur… Hayır, yatak odasındaki yatağın üzerine oturup yazdığım da oluyor ama o zamanlarda belime müthiş bir ağrı giriyor işte, n’aparsın evladım!..”<br />
<br />
İşte Sadık Şendil buydu… 70 yaşında, 40 yıllık ünlü mü ünlü bir mizah yazarıydı, senaristti, oyun yazarıydı ve hala bir çalışma odası, onu bırakın bir çalışma masası bile yoktu bu gerçek İstanbul beyefendisi Sadık ağabeyin…<br />
<br />
O zamanlar 20 yaşlarındaydım ve henüz annemlerle oturuyordum… Bende salondaki yemek masasının üzerinde çalışıyor ve bu durumdan hep yakınıyordum, ta ki Sadık abinin durumunu öğrendiğim o güne dek…<br />
<br />
Şimdi ne zaman bir yerlerde; “Senede birgün” şarkısını duysam Sadık abi gelir aklıma hemen…Çünkü Sadık abi; “Beklerim yolunu aylar boyunca, yeter ki gel bana senede bir gün” diyen o güzel şarkının da söz yazarıydı… Sadık Şendil; sevdiğinin yolunu aylarca bekleyebilecek kadar sabırlı ve senede bir gün gelmesiyle bile yetinebilecek kadar alçakgönüllü bir kuşağın insanıydı…<br />
<br />
Sadık ağabey dünya tatlısı bir insandı… Keşke daha fazla tanıyabilseydim dediğim insanlardan biri olmuştur hep…O dönemler birinin ölüm haberi olduğunda GÜM ekibi olarak; “Aman yoksa Sadık abi mi?” diye cümlelere başladığımız dönemlerdi… Ama o günün birinde, hiç beklemediğimiz bir anda tıpkı hayatta yaptığı sessiz-sedasız ve gene kibarca terkedip gitti bu dünyayı…<br />
Bugün artık İstanbul’un Sadık Şendil gibi beyefendileri yok… Beyefendi bir yana zaten artık onların İstanbul’u yok!.. Zaten onlar bugünün İstanbul’una o kadar kibarca katlanamazlardı sanırım, onlar bile ağızlarını bozarlardı bugünkü kaba-saba bu İstanbul’a…<br />
<br />
CİHAN DEMİRCİ'NİN DAMDAKİ MİZAHÇI ADLI BLOĞUNDA YAZDIĞI SADIK ŞENDİL YAZISIDIR... (26 Temmuz 2007) <br />
YAZININ TAMAMI İÇİN LİNK ADRESİ:  <br />
<a href="http://damdakimizahci.blogspot.com/2007/07/ouz-aabeyi-zlemle-anarken.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://damdakimizahci.blogspot.com/2007/...arken.html</a><br />
<br />
<br />
<br />
CİHAN DEMİRCİ'NİN ÇİZGİSİYLE SADIK ŞENDİL...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Küba Devrimi için önemli bir adım: 26 Temmuz]]></title>
			<link>https://forumistan.net/konu-k%C3%BCba-devrimi-icin-onemli-bir-adim-26-temmuz.html</link>
			<pubDate>Fri, 26 Jul 2024 13:20:58 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forumistan.net/member.php?action=profile&uid=1">forumistan</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forumistan.net/konu-k%C3%BCba-devrimi-icin-onemli-bir-adim-26-temmuz.html</guid>
			<description><![CDATA[Küba Devrimi için önemli bir adım: 26 Temmuz<br />
<br />
<br />
<br />
Onur Çuvalcı    soL portal<br />
Fidel Castro ve yoldaşları tarafından 26 Temmuz 1953'te Moncada Kışlası'na yapılan baskın, Küba Devrimi'nin dönüm noktalarından bir tanesi oldu. Komünist dergisinin son sayısında yayımlanan Onur Çuvalcı'nın konuyla ilgili yazısını soL okurlarıyla paylaşıyoruz.<br />
“26 Temmuz Hareketi alt tabakaların, alt tabakalar için ve alt tabakalarla oluşturulan devrimci örgütüdür.<br />
26 Temmuz Hareketi hiç kimsenin politik fitne veremeyeceği Küba işçi sınıfının kurtuluş umududur, ataları tarafından özgürleştirilen topraklar üzerinde paryalar halinde yaşayan köylünün toprak umududur, göçmenlerin, üzerlerinde çalışamadıkları ve yaşayamadıkları topraklarına geri dönüş umududur, açlara ekmek ve unutulmuşlara adalet umududur.<br />
26 Temmuz Hareketi bu mücadelede 10 Mart 1952’den beri düşenlerin davalarını sürdürür ve sükûn içinde ulusa, onların eşlerine, çocuklarına, ailelerine ve kardeşlerine, devrimin mağdurları tehlikeye atmayacağını beyan eder.<br />
26 Temmuz Hareketi yakın saflara sıcak bir davetiyedir, kolları Küba’nın tüm devrimcilerine, ufak tefek partizan farklarını ve daha evvel yapılan hiçbir ayrımı gözetmeksizin açıktır.<br />
26 Temmuz Hareketi ülkemizin canlı ve sağlıklı geleceğidir, halka sözü verilmiş onurdur, vaat yerine getirilecektir.”<br />
Fidel Castro Ruz<br />
19 Mart 1956<br />
26 Temmuz Hareketi Fidel Castro önderliğinde 1955 yılında kuruldu. Adını, 1953’te Moncada Kışlası’na yapılan saldırının gerçekleştiği gün olan 26 Temmuz’dan almıştı. José Martí’nin düşüncelerine dayanan ulusal, antiemperyalist ve demokratik ideolojiye sahipti. Dönemin, Fulgencio Batista diktatörlüğüne karşı oluşturulmuş en önemli örgütlenmelerinin başını çekiyordu. Fidel ve yoldaşlarının adaya geri dönmelerinin ardından, 26 Temmuz Hareketi, 1956’da Sierra Maestra’da, Batista güçlerine karşı bir gerilla kampı kurdu. Bu, 1959’un hemen başında gerçekleşecek olan Küba Devrimi için son derece önemli bir dönemeç oldu.<br />
26 Temmuz Hareketi, 1961 yılında Sosyalist Halk Partisi başta olmak üzere bir dizi devrimci örgütle birleşti. Bir dizi adımdan oluşan birleşme sürecinin sonunda, Küba Komünist Partisi kuruldu.<br />
26 Temmuz Moncada Kışlası baskını<br />
10 Mart 1952 tarihinde Küba’da darbe olmuş ve Fulgencio Batista diktatörlüğünü ilan etmişti. Darbeye gösterilen toplumsal tepkilerin sonrasında, 26 Temmuz 1953 tarihinde ülkenin doğusunda Oriente eyaletindeki Santiago de Cuba kentinde bulunan Moncada Kışlası’na Fidel Castro ve yoldaşları bir baskın düzenledi. Baskının düzenlendiği kışlanın konumu kritikti. Santiago de Cuba, etrafı dağlarla çevrili izole bir bölgede yer alıyordu. Ayrıca Havana’ya olan uzaklığı sebebiyle Batista tarafından gönderilecek destek kuvvetlerinin zamanında ulaşması güçtü. Kışla zapt edildiği takdirde, coğrafyanın avantajı kullanılıp savunma açısından üstün konuma geçilecekti. 1953 yılında Moncada Kışlası “Antonio Maceo” alayının merkezi konumundaydı. Öneminden dolayı ülkedeki ikinci büyük kışla idi ve bin kadar asker barındırmaktaydı.<br />
Hareket için gerekli kaynaklar zengin bireylerin ya da yozlaşmış politikacıların yardımlarını almadan sağlanmıştı. Davaya gönül koyan aydın ve öğrenciler arasında fotoğraf stüdyosu olan ekipmanını satmış, bir diğeri aylar boyunca biriktirdiği ücretini ortaya koymuş ve evindeki eşyaları satmış, öbürü mesleğini 300 dolara satmış; böylece her biri benliklerini arka planda tutmuş ve hedef uğruna ortak yararı gözeten bir cömertlik sergilemişlerdi.<br />
Oluşturulan kaynaklarla 165 tüfek ve 22 tabanca elde eden hareket, Santiago de Cuba sırtlarında “Siboney” adında bir tavuk yetiştirme çiftliğine yerleşti.<br />
Saldırının gerçekleştirileceği gün bir karnaval Pazar’ıydı. Dolayısıyla geleneksel olarak adanın dört bir tarafından pek çok gencin kentte olduğu varsayımıyla savaşçılar dikkat çekmeyecekti.<br />
25 Temmuz akşamı Fidel Castro yoldaşlarına çok kısa bir direktif mesajı gönderdi. Mesajında tıpkı 1868 ve 1895 yıllarında filizlenen Küba kurtuluş mücadelelerinde olduğu gibi, yine ülkenin doğusundan başlayan bir mücadelenin haberciliğini yaptıklarını, bu saldırıda ölümün de zaferin de olabileceğini, ama tıpkı ataları gibi “Ya özgürlük ya ölüm!” yakarışıyla hareket edeceklerini yazmıştı. Sloganlarının öldürmek değil, ancak mümkün olduğunca hayatta kalmak olduğunu eklemişti. Mesaj açıkça devrime giden yolda Moncada baskınının önemini vurgulamaktaydı.<br />
Saldırı günü 135 devrimci arasından dördü hareket noktası olan çiftlikte beklemiş, 131 devrimci sabah 4.00 sularında araçlarla Santiago’ya doğru yola çıkmıştı. Abel ve Raúl önderliğindeki bölükler hedeflerine ulaştı. Sivil Hastane ve işitme merkezine vardılar. Fidel komutasındaki esas grup planlandığı gibi silahsız bir biçimde kontrol noktasına kadar gelmişti; ancak 3 numaralı postaya kadar. O sırada beklenmedik şekilde bir devriye belirmiş ve kenar sokakların birinden çıkan bir çavuşun zamansız ateş etmesi ile kışladaki tümen uyarılmış ve birliğin hızlıca mobilizasyonu sağlanmıştı. Bu sürpriz karşısında çatışma kışla dışında ve savaş konumunda gerçekleşti. Koşulların güçlüğü dolayısıyla bu savaşın sürdürülmesinin toplu intihar olacağını düşünen Fidel Castro çekilme emri verdi. Ve Moncada Kışlası baskını başarısızlıkla sonuçlandı.<br />
26 Temmuz baskınından 26 Temmuz Hareketi’ne<br />
26 Temmuz 1953 günü gerçekleştirilen baskın başta Bayamo ve Santiago kentleri olmak üzere tüm ülkeyi sarstı. O tarihten itibaren davaya katılan pek çok devrimci, tek bir el bile ateş etmeden Batista askerleri tarafından hunharca katledildi. Ancak davaya katılmak isteyen, devrimcilerin yaralarını sarmak isteyenler, hastanelerde yardım eli uzatanlar günden güne artmaktaydı. Durumu hazmedemeyen Batista hükümeti Santiago kentini kuşatma altına aldı ve Sosyalist Halk Partisi’nin yayın organı olan “Bugünün Haberleri” adlı gazeteyi kapattı. Tüm ülkede gazete ve radyolara çetin sansür koşulları uygulanmaya başlandı, kitle hareketleri engellenmeye çalışıldı.<br />
Adını Moncada Kışlası baskını tarihinden alan 26 Temmuz Hareketi, 12 Haziran 1955’te Batista rejimi hüküm sürerken kuruldu. Baskın sonrasında yakalandığında şans eseri öldürülmekten kurtulan Fidel'in, tutuklandıktan sonra mahkeme karşısında yaptığı “Tarih Beni Aklayacaktır” adlı ünlü savunma, 26 Temmuz Hareketi'nin manifestosu haline geldi. Binlerce baskısı yapılarak dağıtılan savunma metni sayesinde pek çokları harekete katıldı. Savunma, 1955 yılında Fidel ve tutuklanan diğer eylemcilerin afla serbest bırakılmasını sağladı. Fidel ve Raúl cuntayı devirmek üzere bir gün geri döneceklerine söz vererek Meksika'ya giderken, bu sürgün dönemini isyana hazırlık dönemi olarak tarif ettiler.<br />
Hareketin güçleri önce Rafael García Bárcenas önderliğindeki Ulusal Devrimci Hareket, Ortodoks Gençlik’in bazı üyeleri ve daha sonra Frank Pais önderliğindeki Ulusal Devrimci Eylem grubu ile birleşti. Nihai hedefin tiran Batista’yı devirmek olduğu harekete, daha sonra çeşitli siyasi kökenlerden gelen pek çok genç katıldı.<br />
Hareket 1955 ve 1956 yılları boyunca, ülke çapında hem bölgesel hem de ulusal ölçekte örgütlenme faaliyetleri yürüttü. Bu süre zarfında Fidel ve arkadaşları Meksika’da ülkeye dönme hazırlığı yaptılar. Bu grup Küba’ya ayak bastığında silahlı bir devrim mücadelesi başlatılacaktı.<br />
25 Kasım 1956 tarihinde Fidel ve Raúl, Frank Pais'in önderlik ettiği yeraltı kent örgütü ile buluşmak üzere, içlerinde birkaç yıl içinde devrimin önemli liderlerinden olacak Che, Almeida ve Camilo'nun da bulunduğu seksen bir kişilik bir grupla, adı Granma olan bir tekne kiralayarak Küba'ya doğru yola çıktı. (Granma yatı bir zamanlar Cumhurbaşkanlığı Sarayı olan ve bugün Devrim Müzesi olarak hizmet veren binada sergilenmektedir.) Yolculuk sırasında bu genç ve kararlı devrimcilerden birinin gemiden düşmesi üzerine, Fidel'in “tek bir kişiyi bile arkamızda bırakmayacağız” sözleri sonrasında, bir günü kayıp arkadaşlarını aramak için geçirdiler. Bu gecikme nedeniyle Küba'ya, öngörülenden daha geç varıldı ve planlanan buluşma gerçekleşemedi. Grubun gelişinin istihbaratını alan Batista askerleri ile çatışma yaşandı. Çok az kişinin kurtulduğu bu çatışmada 26 Temmuz Hareketi ikinci yenilgisini aldı, ancak kararlı devrimciler yılmadılar.<br />
O tarihten sonra Küba'da mücadele kırsalda Fidel Castro önderliğindeki silahlı mücadele örgütü 26 Temmuz Hareketi ile; kentlerde ise kırsala erzak, silah ve kadro yardımı sağlayan direniş örgütleri ile sürer. Ayrıca Sosyalist Halk Partisi ve sendikalarda örgütlü işçi sınıfı ve çeşitli meslek grupları ile aydınlardan oluşan toplumsal direniş, ülkedeki eşitlik ve bağımsızlık mücadelesini örmeye devam etti. 26 Temmuz Hareketi bu süreçte devrimci öğrenci grupları ve sosyalistlerle işbirliği yapmış ve farklı stratejileri ve özgünlükleri olan odaklarla birlikte çalışmıştı.<br />
9 Nisan 1958’de genel grev kararı uygulandı. Kent kadroları genel grevi zafere giden yol olarak değerlendirirken, 26 Temmuz Hareketi, kuşkuları olmakla birlikte genel grev önerisini kabul etti. Grev gününde pek çok devrimci, sendikacı ve aydın yaşamını yitirdi. Dolayısı ile Sierra Maestra’ya yapılan yardımlar sekteye uğradı. Yenilgiden yaklaşık bir ay sonra Sierra Maestra’da gerçekleştirilen toplantıda yapılan özeleştirinin ardından, kent milisleri dâhil tüm kuvvetlerin Fidel Castro’ya bağlanmasına karar verildi. Eleştiriler arasında Sosyalist Halk Partisi’nin işçiler arasındaki örgütlülüğüne yeterince önem vermemek, kentte silahlı çatışmanın güçlüklerini değerlendirememek gibi argümanlar bulunmaktaydı.<br />
Devrimci güçler mücadelelerine kararlılıkla devam ettiler ve Batista kuvvetlerini adım adım gerilettiler. Nihayet 1 Ocak 1959 sabahında devrimci bir hükümet kuruldu. Devrimci hükümet pek çok yerel inisiyatifin ve kent konseyinin oluşmasını sağladı.<br />
Fidel Castro ve yoldaşlarının zaferi şüphesiz Küba halkının zaferidir. 26 Temmuz 1953’te başlatılan mücadele, sosyalist devrimle taçlandırılmıştır. Bugün Küba halkı umutlu, ömrü uzun, sağlıklı ve bilinçli nesiller yetiştiriyorsa, bunu sosyalist devrime borçludur. Dünya halkları için umut olmaya devam eden sosyalist Küba’nın varlığı, diğer ülkelerdeki işçi sınıfı mücadelelerine ilham olmaya devam ediyor. 26 Temmuz bugün tüm dünyada çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Dünya halkları Küba ile dayanışma mesajları veriyor. Küba yalnız değildir. Küba yalnız olmadığı için dünya halkları umutludur.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Küba Devrimi için önemli bir adım: 26 Temmuz<br />
<br />
<br />
<br />
Onur Çuvalcı    soL portal<br />
Fidel Castro ve yoldaşları tarafından 26 Temmuz 1953'te Moncada Kışlası'na yapılan baskın, Küba Devrimi'nin dönüm noktalarından bir tanesi oldu. Komünist dergisinin son sayısında yayımlanan Onur Çuvalcı'nın konuyla ilgili yazısını soL okurlarıyla paylaşıyoruz.<br />
“26 Temmuz Hareketi alt tabakaların, alt tabakalar için ve alt tabakalarla oluşturulan devrimci örgütüdür.<br />
26 Temmuz Hareketi hiç kimsenin politik fitne veremeyeceği Küba işçi sınıfının kurtuluş umududur, ataları tarafından özgürleştirilen topraklar üzerinde paryalar halinde yaşayan köylünün toprak umududur, göçmenlerin, üzerlerinde çalışamadıkları ve yaşayamadıkları topraklarına geri dönüş umududur, açlara ekmek ve unutulmuşlara adalet umududur.<br />
26 Temmuz Hareketi bu mücadelede 10 Mart 1952’den beri düşenlerin davalarını sürdürür ve sükûn içinde ulusa, onların eşlerine, çocuklarına, ailelerine ve kardeşlerine, devrimin mağdurları tehlikeye atmayacağını beyan eder.<br />
26 Temmuz Hareketi yakın saflara sıcak bir davetiyedir, kolları Küba’nın tüm devrimcilerine, ufak tefek partizan farklarını ve daha evvel yapılan hiçbir ayrımı gözetmeksizin açıktır.<br />
26 Temmuz Hareketi ülkemizin canlı ve sağlıklı geleceğidir, halka sözü verilmiş onurdur, vaat yerine getirilecektir.”<br />
Fidel Castro Ruz<br />
19 Mart 1956<br />
26 Temmuz Hareketi Fidel Castro önderliğinde 1955 yılında kuruldu. Adını, 1953’te Moncada Kışlası’na yapılan saldırının gerçekleştiği gün olan 26 Temmuz’dan almıştı. José Martí’nin düşüncelerine dayanan ulusal, antiemperyalist ve demokratik ideolojiye sahipti. Dönemin, Fulgencio Batista diktatörlüğüne karşı oluşturulmuş en önemli örgütlenmelerinin başını çekiyordu. Fidel ve yoldaşlarının adaya geri dönmelerinin ardından, 26 Temmuz Hareketi, 1956’da Sierra Maestra’da, Batista güçlerine karşı bir gerilla kampı kurdu. Bu, 1959’un hemen başında gerçekleşecek olan Küba Devrimi için son derece önemli bir dönemeç oldu.<br />
26 Temmuz Hareketi, 1961 yılında Sosyalist Halk Partisi başta olmak üzere bir dizi devrimci örgütle birleşti. Bir dizi adımdan oluşan birleşme sürecinin sonunda, Küba Komünist Partisi kuruldu.<br />
26 Temmuz Moncada Kışlası baskını<br />
10 Mart 1952 tarihinde Küba’da darbe olmuş ve Fulgencio Batista diktatörlüğünü ilan etmişti. Darbeye gösterilen toplumsal tepkilerin sonrasında, 26 Temmuz 1953 tarihinde ülkenin doğusunda Oriente eyaletindeki Santiago de Cuba kentinde bulunan Moncada Kışlası’na Fidel Castro ve yoldaşları bir baskın düzenledi. Baskının düzenlendiği kışlanın konumu kritikti. Santiago de Cuba, etrafı dağlarla çevrili izole bir bölgede yer alıyordu. Ayrıca Havana’ya olan uzaklığı sebebiyle Batista tarafından gönderilecek destek kuvvetlerinin zamanında ulaşması güçtü. Kışla zapt edildiği takdirde, coğrafyanın avantajı kullanılıp savunma açısından üstün konuma geçilecekti. 1953 yılında Moncada Kışlası “Antonio Maceo” alayının merkezi konumundaydı. Öneminden dolayı ülkedeki ikinci büyük kışla idi ve bin kadar asker barındırmaktaydı.<br />
Hareket için gerekli kaynaklar zengin bireylerin ya da yozlaşmış politikacıların yardımlarını almadan sağlanmıştı. Davaya gönül koyan aydın ve öğrenciler arasında fotoğraf stüdyosu olan ekipmanını satmış, bir diğeri aylar boyunca biriktirdiği ücretini ortaya koymuş ve evindeki eşyaları satmış, öbürü mesleğini 300 dolara satmış; böylece her biri benliklerini arka planda tutmuş ve hedef uğruna ortak yararı gözeten bir cömertlik sergilemişlerdi.<br />
Oluşturulan kaynaklarla 165 tüfek ve 22 tabanca elde eden hareket, Santiago de Cuba sırtlarında “Siboney” adında bir tavuk yetiştirme çiftliğine yerleşti.<br />
Saldırının gerçekleştirileceği gün bir karnaval Pazar’ıydı. Dolayısıyla geleneksel olarak adanın dört bir tarafından pek çok gencin kentte olduğu varsayımıyla savaşçılar dikkat çekmeyecekti.<br />
25 Temmuz akşamı Fidel Castro yoldaşlarına çok kısa bir direktif mesajı gönderdi. Mesajında tıpkı 1868 ve 1895 yıllarında filizlenen Küba kurtuluş mücadelelerinde olduğu gibi, yine ülkenin doğusundan başlayan bir mücadelenin haberciliğini yaptıklarını, bu saldırıda ölümün de zaferin de olabileceğini, ama tıpkı ataları gibi “Ya özgürlük ya ölüm!” yakarışıyla hareket edeceklerini yazmıştı. Sloganlarının öldürmek değil, ancak mümkün olduğunca hayatta kalmak olduğunu eklemişti. Mesaj açıkça devrime giden yolda Moncada baskınının önemini vurgulamaktaydı.<br />
Saldırı günü 135 devrimci arasından dördü hareket noktası olan çiftlikte beklemiş, 131 devrimci sabah 4.00 sularında araçlarla Santiago’ya doğru yola çıkmıştı. Abel ve Raúl önderliğindeki bölükler hedeflerine ulaştı. Sivil Hastane ve işitme merkezine vardılar. Fidel komutasındaki esas grup planlandığı gibi silahsız bir biçimde kontrol noktasına kadar gelmişti; ancak 3 numaralı postaya kadar. O sırada beklenmedik şekilde bir devriye belirmiş ve kenar sokakların birinden çıkan bir çavuşun zamansız ateş etmesi ile kışladaki tümen uyarılmış ve birliğin hızlıca mobilizasyonu sağlanmıştı. Bu sürpriz karşısında çatışma kışla dışında ve savaş konumunda gerçekleşti. Koşulların güçlüğü dolayısıyla bu savaşın sürdürülmesinin toplu intihar olacağını düşünen Fidel Castro çekilme emri verdi. Ve Moncada Kışlası baskını başarısızlıkla sonuçlandı.<br />
26 Temmuz baskınından 26 Temmuz Hareketi’ne<br />
26 Temmuz 1953 günü gerçekleştirilen baskın başta Bayamo ve Santiago kentleri olmak üzere tüm ülkeyi sarstı. O tarihten itibaren davaya katılan pek çok devrimci, tek bir el bile ateş etmeden Batista askerleri tarafından hunharca katledildi. Ancak davaya katılmak isteyen, devrimcilerin yaralarını sarmak isteyenler, hastanelerde yardım eli uzatanlar günden güne artmaktaydı. Durumu hazmedemeyen Batista hükümeti Santiago kentini kuşatma altına aldı ve Sosyalist Halk Partisi’nin yayın organı olan “Bugünün Haberleri” adlı gazeteyi kapattı. Tüm ülkede gazete ve radyolara çetin sansür koşulları uygulanmaya başlandı, kitle hareketleri engellenmeye çalışıldı.<br />
Adını Moncada Kışlası baskını tarihinden alan 26 Temmuz Hareketi, 12 Haziran 1955’te Batista rejimi hüküm sürerken kuruldu. Baskın sonrasında yakalandığında şans eseri öldürülmekten kurtulan Fidel'in, tutuklandıktan sonra mahkeme karşısında yaptığı “Tarih Beni Aklayacaktır” adlı ünlü savunma, 26 Temmuz Hareketi'nin manifestosu haline geldi. Binlerce baskısı yapılarak dağıtılan savunma metni sayesinde pek çokları harekete katıldı. Savunma, 1955 yılında Fidel ve tutuklanan diğer eylemcilerin afla serbest bırakılmasını sağladı. Fidel ve Raúl cuntayı devirmek üzere bir gün geri döneceklerine söz vererek Meksika'ya giderken, bu sürgün dönemini isyana hazırlık dönemi olarak tarif ettiler.<br />
Hareketin güçleri önce Rafael García Bárcenas önderliğindeki Ulusal Devrimci Hareket, Ortodoks Gençlik’in bazı üyeleri ve daha sonra Frank Pais önderliğindeki Ulusal Devrimci Eylem grubu ile birleşti. Nihai hedefin tiran Batista’yı devirmek olduğu harekete, daha sonra çeşitli siyasi kökenlerden gelen pek çok genç katıldı.<br />
Hareket 1955 ve 1956 yılları boyunca, ülke çapında hem bölgesel hem de ulusal ölçekte örgütlenme faaliyetleri yürüttü. Bu süre zarfında Fidel ve arkadaşları Meksika’da ülkeye dönme hazırlığı yaptılar. Bu grup Küba’ya ayak bastığında silahlı bir devrim mücadelesi başlatılacaktı.<br />
25 Kasım 1956 tarihinde Fidel ve Raúl, Frank Pais'in önderlik ettiği yeraltı kent örgütü ile buluşmak üzere, içlerinde birkaç yıl içinde devrimin önemli liderlerinden olacak Che, Almeida ve Camilo'nun da bulunduğu seksen bir kişilik bir grupla, adı Granma olan bir tekne kiralayarak Küba'ya doğru yola çıktı. (Granma yatı bir zamanlar Cumhurbaşkanlığı Sarayı olan ve bugün Devrim Müzesi olarak hizmet veren binada sergilenmektedir.) Yolculuk sırasında bu genç ve kararlı devrimcilerden birinin gemiden düşmesi üzerine, Fidel'in “tek bir kişiyi bile arkamızda bırakmayacağız” sözleri sonrasında, bir günü kayıp arkadaşlarını aramak için geçirdiler. Bu gecikme nedeniyle Küba'ya, öngörülenden daha geç varıldı ve planlanan buluşma gerçekleşemedi. Grubun gelişinin istihbaratını alan Batista askerleri ile çatışma yaşandı. Çok az kişinin kurtulduğu bu çatışmada 26 Temmuz Hareketi ikinci yenilgisini aldı, ancak kararlı devrimciler yılmadılar.<br />
O tarihten sonra Küba'da mücadele kırsalda Fidel Castro önderliğindeki silahlı mücadele örgütü 26 Temmuz Hareketi ile; kentlerde ise kırsala erzak, silah ve kadro yardımı sağlayan direniş örgütleri ile sürer. Ayrıca Sosyalist Halk Partisi ve sendikalarda örgütlü işçi sınıfı ve çeşitli meslek grupları ile aydınlardan oluşan toplumsal direniş, ülkedeki eşitlik ve bağımsızlık mücadelesini örmeye devam etti. 26 Temmuz Hareketi bu süreçte devrimci öğrenci grupları ve sosyalistlerle işbirliği yapmış ve farklı stratejileri ve özgünlükleri olan odaklarla birlikte çalışmıştı.<br />
9 Nisan 1958’de genel grev kararı uygulandı. Kent kadroları genel grevi zafere giden yol olarak değerlendirirken, 26 Temmuz Hareketi, kuşkuları olmakla birlikte genel grev önerisini kabul etti. Grev gününde pek çok devrimci, sendikacı ve aydın yaşamını yitirdi. Dolayısı ile Sierra Maestra’ya yapılan yardımlar sekteye uğradı. Yenilgiden yaklaşık bir ay sonra Sierra Maestra’da gerçekleştirilen toplantıda yapılan özeleştirinin ardından, kent milisleri dâhil tüm kuvvetlerin Fidel Castro’ya bağlanmasına karar verildi. Eleştiriler arasında Sosyalist Halk Partisi’nin işçiler arasındaki örgütlülüğüne yeterince önem vermemek, kentte silahlı çatışmanın güçlüklerini değerlendirememek gibi argümanlar bulunmaktaydı.<br />
Devrimci güçler mücadelelerine kararlılıkla devam ettiler ve Batista kuvvetlerini adım adım gerilettiler. Nihayet 1 Ocak 1959 sabahında devrimci bir hükümet kuruldu. Devrimci hükümet pek çok yerel inisiyatifin ve kent konseyinin oluşmasını sağladı.<br />
Fidel Castro ve yoldaşlarının zaferi şüphesiz Küba halkının zaferidir. 26 Temmuz 1953’te başlatılan mücadele, sosyalist devrimle taçlandırılmıştır. Bugün Küba halkı umutlu, ömrü uzun, sağlıklı ve bilinçli nesiller yetiştiriyorsa, bunu sosyalist devrime borçludur. Dünya halkları için umut olmaya devam eden sosyalist Küba’nın varlığı, diğer ülkelerdeki işçi sınıfı mücadelelerine ilham olmaya devam ediyor. 26 Temmuz bugün tüm dünyada çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Dünya halkları Küba ile dayanışma mesajları veriyor. Küba yalnız değildir. Küba yalnız olmadığı için dünya halkları umutludur.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Birleşik Krallık'ta İşçi Partisi]]></title>
			<link>https://forumistan.net/konu-birlesik-krallik-ta-isci-partisi.html</link>
			<pubDate>Fri, 26 Jul 2024 13:19:18 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forumistan.net/member.php?action=profile&uid=1">forumistan</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forumistan.net/konu-birlesik-krallik-ta-isci-partisi.html</guid>
			<description><![CDATA[Birleşik Krallık'ta İşçi Partisi<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
    The Labour Party / İşçi Partisi. Halk arasında 'Labs' olarakta anılır. <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
    <br />
<br />
    İşçi Partisi, Birleşik Krallık siyasetinde major merkez-solda yer alan siyasi partidir. Britanya siyasetindeki iki büyük partiden biridir (Diğeri için Bkz: Muhafazakar ve Birlikçi Parti). 27 Şubat 1900 Tarihinde kurulmuştur. Bugün üye sayısı 645.000 kadardır. Londra'da ki teşkilat binası merkez görülse veya zannedilse de partinin resmi merkezi Newcastle şehrindedir. <br />
<br />
    İşçi Partisi'nin siyasi çizgisi;<br />
<br />
    - Merkez Sol, Sosyal Demokrat.<br />
    - Monarşi ve Birlik yanlısı<br />
    - Yerel Yönetimlerin güçlendirilmesi yanlısı<br />
    - Muhafazakar değerlere saygı gösterilmekle beraber değişim ve ilerleme yanlısı.<br />
    - Ekonomi de kamu kontrolünün ve kamu ekonomisinin etkin olmasından bununla birlikte özel mülkiyetin korunması, orta sınıf ve küçük işletmeleri desteklemeden yana, Sendika-İşveren politikasında sendika ve işçi sınıfından yana, gelire göre vergi ve sosyal adaletten yana.<br />
    - Sert kanunlardan yana politika fakat idam cezasına karşı.<br />
    - Dış Politika da Neorealizm'in aksine uyum ve işbirliği temelinde politika. ABD, AB, NATO ve Commonwealth yanlısı politikalar. İşçi Partisi, 2016 AB Referandumunda AB'de kalmaktan yana politika sergiledi. Fakat yapılan araştırmalara göre partiye oy verenlerin %20-25'lik kitlesi, parti üyelerinin ise %10-12'lik kitlesi ayrılık yanlısı oy kullandı.<br />
    - İşçi Partisi, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'da birlik yanlısı politika izlemektedir. Fakat bu bölgelere geniş özerkliğin verilmesinden yanadır.<br />
    - Legal göçmenlikten yana, illegal göçmenliğe ise karşıt bir duruş sergilememekle beraber illegal göçmenlere karşı partinin deklare ettiği net bir politikası yoktur.<br />
    - Her türlü uyuşturucu türüne karşı sert tutum.<br />
    - İşsizlik maaşının daha uzun süreyle ve daha fazla verilmesi partinin resmi politikasıdır.<br />
    - Herkese ücretsiz eğitim ve sağlık hizmeti yanlısı. Özel sağlık ve eğitim kurumlarına karşı kamu eğitim ve sağlık kuruluşlarının desteklenmesi. <br />
<br />
<br />
    İşçi Partisi Tarihi;<br />
<br />
    İşçi Temsil Komitesi adıyla, İşçi Sendikalarının, Çiftçi Birliklerinin, Sosyalistlerin ve Whig Partisinin sol kanadının oluşturduğu bir kadroyla, Whig ve Tory Partisinin halktan koptuğunu öne sürerek, Britanya'da, Sosyalist bir düzen kurmak amacıyla 27 Şubat 1900'de kuruldu. Kurucu önderi ve ilk lideri Keir Hardie'dir. <br />
  <br />
    Komitenin kurucu lideri Keir Hardie, halk arasında ve özellikle işçiler ve çiftçiler arasında desteği yüksek olan sendikal kökenli bir isimdi. Komitede Ramsay Macdonald ve Richard Bell gibi yine güçlü isimler vardı. <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
James Keir Hardie<br />
<br />
<br />
    Kuruluşunun birinci yılı tamamlanırken komite hızla büyüdü ve diğer birçok sendikayı da bünyesinde topladı. 1901 yılında büyük bir grev başlattılar ve başarılı oldular. Dönemin Başbakanı Arthur Balfour, komitenin tüm taleplerini kabul etmek zorunda kaldı. Böylece yıldızları daha da parladı.<br />
<br />
    İzleyen 5 yılda hızla büyüyen yapısı ve siyasi başarılarının ardından komite 1906 Genel Seçimlerinde 29 sandalye kazandı. Bu başarıdan sonra komite Şubat 1906 tarihinde Labour Party / İşçi Partisi adını aldı. Hardie ilk başkan seçildi. Fakat 1908 yılında sağlık sorunları sebebiyle liderliği bıraktı. Yerine Arthur Anderson aldı. Keir Hardie 1915 yılında hayatını kaybetti. <br />
<br />
    1910 seçimlerine kadar Parti sendikaların ve işçi sınıfının temsilcisi konumunu güçlendirdi. Parlamento da hükümeti zorladı ve bazı grevlere destek verdi. <br />
<br />
    1910 seçimlerinde parti 42 sandalye ile hem parlamenter sayısını arttırdı. I. Dünya Savaşı başladığında partinin lideri olmuş olan Ramsay Macdonald savaş karşıtı bir duruş sergiledi fakat parti yönetimi ve çoğunluğu da savaşa karşı olmasına rağmen Almanya ile bir savaşın kaçınılmaz olduğuna dair bildirisinden sonra istifa etti. Yerine yeniden Henderson geçti. Kurulan Savaş Kabinesinde görev almayı kabul etti. Böylece İşçi Partisi ilk kez kabinede temsil edildi. <br />
<br />
    Fakat Henderson 1917 yılında hem Savaş Kabinesinde ki görevinden hemde parti liderliğinden istifa etti. Bir kere daha Macdonald görevi aldı. <br />
<br />
    1922 seçimlerinde parti, 142 sandalye kazanarak anamuhalefet konumuna yükseldi. <br />
<br />
    Muhafazakar Parti hükümetinin aynı yıl güvensizlik oyu almasından sonra 1923 yılında bir kere daha erken genel seçim yaşandı. İşçi Partisi 191 sandalye kazandı. Muhafazakar-Liberal Parti koalisyonu kuruldu.<br />
<br />
    Fakat koalisyon 1924 yılında çöktü ve 22 Ocak 1924 Tarihinde İşçi Partisi-Liberal Parti koalisyonu kuruldu. Parti böylece ilk kez iktidar olmuştu. Ramsay Macdonald başbakan oldu. <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Ramsay Macdonald<br />
<br />
<br />
    Hükümetin ilk 6 ayı görece başarılı geçtiyse de, İşçi Partisi'nin daha çok sendika ve işçi reform yanlısı tutumuna koalisyon ortağı Liberal Parti karşı çıktı. Koalisyonun Kasım ayında çökmesiyle ülke bir kere daha erken genel seçime gitti.<br />
<br />
    1924 Seçimlerinde İşçi Partisi 40 sandalye kaybetti ve Muhafazakar Parti çoğunluk zaferi kazandı. İşçi Partisi anamuhalefet konumuna geri döndü.<br />
<br />
    Parti 1926 yılında ki genel greve destek verdi ve öncülük etti. Ülke de ciddi bir refah sorunu vardı. İşsizlik ve enflasyon artıyordu. 1929 Büyük Buhran sırasında hükümetin etkinsizliği İşçi Partisi'nin yıldızını parlattı.<br />
<br />
    1929 yılında ki seçimlerinde İşçi Partisi 287 sandalye ile 1. oldu fakat çoğunluğu sağlamak için Liberal Parti ile koalisyon kurdu. Liberal Parti bu dönemde biraz daha sola kaymıştı ve İşçi Partisi ile güçlü bir koalisyon hedefliyordu.<br />
<br />
    Parti büyük bir krizle karşı karşıyaydı. Büyük Buhran tüm dünyayı olduğu gibi Britanya İmparatorluğu'nu da derinden etkiliyordu. Partinin sosyalist uygulamaları büyük tepki çekmekle beraber birçoğu etkisiz politikalardı ayrıca ülkede oluşan 'Ulusal Hükümet' fikri herkes tarafından kabul ediliyordu. MacDonald bu baskıya karşı koyamadı ve kabinesine Muhafazakarları da dahil etti. <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Büyük Buhran sırasında Londra'da, 7 kişilik bir iş ilanı için başvuruya gelen adaylar. Londra-1930<br />
<br />
<br />
    <br />
<br />
    1930 Kömür Madeni Yasası dışında İşçi Partisi vaatlerinin birçoğunu gerçekleştirememiş, kabinede çoğunluğa sahip olmasına ve başbakan koltuğuna sahip olmasına rağmen, Muhafazakarların ve Liberallerin gölgesinde kalmıştı. Hızla desteklerini kaybettiler. <br />
<br />
    Yine aynı yıl partinin özellikle Katolik ve diğer dini okullara daha çok devlet denetimi getiren yasa tasarısı ülkede yaşayan 3 milyona yakın İrlandalı Katolik'in sert tepkisi ile karşılaştı (İrlanda Serbest Devleti bu rakama dahil değildir). <br />
<br />
    Bu bunalımlarla beraber parti içinde de bir bölünme meydana geldi. Macdonald'ın liderliğini yaptığı grup partinin daha uyumlu olması gerektiğini savunuyordu. Daha merkez de, diğer partilerle daha çok işbirliği yapma politikası amaçlanıyordu.<br />
<br />
    Bu politika partinin çekirdek, merkez ve sol kanadından çok sert tepki ile karşılaştı. Henderson'ın liderliğini yaptığı bu grup, Macdonald'ın amacından saptığını, 'sistem adamı' olduğunu iddia etti. <br />
<br />
    Macdonald geri adım atmadı ve Muhafazakarlar ile daha da yakınlaştı. Bu tutum karşısında Henderson ve parti çoğunluğu, Macdonald ve destekçilerinin partiden ihracını istediler. Böylece Henderson ve çoğunluktakiler iktidarı 'yeniden' alabileceklerdi.<br />
<br />
    Fakat Macdonald daha önce davrandı kendisi ile beraber 21 parlamenter partiden ayrılarak National Labour Organisation / Ulusal İşçi Organizasyonu adını verdikleri hareketi kurdular. <br />
<br />
    İşçi Partisi bir anda anamuhalefete düştü. Fakat bu bölünme hükümeti de düşürdü ve ülke 1931 yılında erken genel seçime gitti.<br />
<br />
    1931 Genel Seçimleri İşçi Partisi için büyük bir yenilgi oldu. Parti sadece 52 sandalye kazandı ve çoğunluğu Muhafazakar Partisi kazandı. Henderson 1932 yılına kadar liderliği yürüttü. <br />
<br />
    1932 yılında parti liderliğini George Lansbury aldı. Partiyi gücüne kavuşturmak için örgütlenmeyi yeniledi, parti finansını geliştirdi, üye sayısını arttırdı. <br />
<br />
    Fakat George Lansbury 1935 yılında ki erken genel seçimlerde liderlik yapmayacağını açıkladı. Bunun sebebi Lansbury'nin ileri yaşıydı. Parti liderliğini 8 Ekim 1935 Tarihinde İşçi Partisi'nin efsane bir ismine bırakacaktı.<br />
<br />
    Clement Attlee orta sınıf bir aileden geliyordu. Büyük Savaş gazisiydi ve kendisi avukattı. Tutkulu bir Sosyal-Demokrat ve yurtseverdi. İşçi Partisinin eski bir üyesiydi. Belediye Meclis üyeliği, milletvekilliği, gölge kabinede bakanlık yapmıştı. Son olarak Lansbury'nin liderliğinde İşçi Partisi'nin, başkan yardımcılığını yapmıştı. Parti Kongresinde oybirliği ile başkan seçildi.<br />
<br />
    Clement Attlee, partinin ilk yıllarındaki radikal sosyalist kimliğine yakın olmamakla beraber, Macdonald'ın önerilerine de karşı çıkmıştı. Hedefindeki İşçi Partisi, Britanya'nın merkez-solu ve sosyal-demokrat temsilcisi olacaktı. Ciddi reform planları vardı.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Clement Attlee. Bıyıkları, eksik etmediği piposu ve Fransızcayı Belçika aksanı ile konuşma yeteneği sebebiyle, muhalefet ve halk arasında, Agatha Christe romanlarının dedektif kahramanı 'Hercule Poirot'a benzetilirdi.<br />
<br />
<br />
<br />
    Fakat Attlee, Kasım'da olan seçime lider olarak kendini çok tanıtamadı. Parti 1935 seçimlerinde 154 sandalye kazandı ve anamuhalefet konumunu devam ettirdi. <br />
<br />
    İşçi Partisi, 1935-1940 yılları arasında anamuhalefet iç politikasının esas noktası gelir dağılımındaki adaletsizlik ve sınıf farklılıklarının açılmasıydı. Dış politika da ise Neville Chamberlain'ın, Nazi Almanyası'nı yatıştırma politikasına sert muhalefet ediyordu. Ayrıca parti, İspanya İç Savaşı sırasında hükümetin, İspanyol Cumhuriyetçi hükümetine olan ambargosuna karşı sert politika yürüttü ve partinin çoğunluğu gönüllü milislerin İrlanda üzerinden İspanya'ya ulaşmasına yardımcı oldu.<br />
<br />
    1939 yılında Almanya'nın, Çekoslovakya'yı tamamen parçalamasının ardından değişen hükümet politikasına ve Almanya'nın Polonya'ya saldırmasından sonra savaş ilanına destek verdi. <br />
<br />
    1940 yılında Chamberlain'ın istifasından sonra kurulan Churchill Savaş Kabinesinde, İşçi Partisi de görev aldı. Savaş politikasına ve Nazi Almanyası'nın tamamen yenilmesi hedefine destek verdi.<br />
<br />
    1945 yılının Mayıs ayında müttefikler Avrupa Cephesinde kesin bir zafer kazanmıştı. Asya Cephesinde ise Japon İmparatorluğu 3 ay sonra teslim olacaktı. Winston Churchill, savaşın sembol isimlerinden birisi olmuş ve ülkeyi zafere götüren figür olarak ülkenin neredeyse tamamı tarafından kabul edilmişti.<br />
<br />
    Fakat Birleşik Krallık halkı savaş ve savaş ekonomisinin getirdiği zorluklardan sonra barış döneminde İşçi Partisi'ni destekledi.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
1945 Seçimlerine ait İşçi Partisi Seçim Afişi<br />
<br />
<br />
  <br />
<br />
  1945 Temmuz seçimlerinde, İşçi Partisi %48 oy ve 393 sandalye ile büyük bir zafer kazandı (Tarihe bu olay Churchill effect olarak geçmiştir).<br />
<br />
    Clement Attlee'nin hükümeti, 20. yüzyılın en radikal Birleşik Krallık hükümetidir. 1945-1951 yılları arasında yüzlerce reform yapıldı, kurumlar kuruldu ve savaş sonrası Britanya yeniden yapılandırıldı.<br />
<br />
    1945 yılı Ağustos ayında savaş ekonomisi programı durduruldu. Ordu terhis edildi, işgal bölgelerinde sivil idareler kuruldu, ülkede ki enkazın kaldırılması için 'Ulusal Yeniden İnşa Komitesi' kuruldu. Komiteye verilen emir, 1939 yılının planlarına göre tüm ülkenin yeniden şekillendirilmesiydi.<br />
<br />
    1946 yılında Bank of England / İngiltere Bankası yeniden yapılandırıldı. Telekomünikasyon şirketleri kuruldu, orta ve küçük  işletmeler için krediler açıldı. <br />
<br />
    Yine aynı yıl National Health Service / Ulusal Sağlık Sistemi ismiyle, ücretsiz sigorta sistemi kuruldu. NHS, o günden başlayarak günümüzde de kendini yenileyen yapısıyla, halka ulaşma imkanlarıyla ve işleyen sistemiyle, her zaman dünya da sigorta sistemine örnek oluşturan bir kurum oldu. <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
NHS - 1948<br />
<br />
<br />
    1947 yılında Elektrik ve kömür endüstrisine yönelik geniş kapsamlı kalkınma programı başlatıldı. Bu program, Clement Attlee hükümeti yıllarında çok başarılı olamadı ama 1950'li yılların sonundan itibaren program gelişti ve büyük işlere imza attı.<br />
<br />
    1948 yılında, ulaşım sektöründe British Railways, British Waterways ve British Road Services kurumlarıyla tren, deniz ve kara ulaşımında büyük yenilikler yapıldı. Ulaşım bu kurumlarla tek bir çatı altında toplandı, bir kısmı ücretsizleştirilirken büyük kısmınında ücretler %70-80 aralığında düşürüldü. Böylece toplu taşıma ve ulaşım sektörü önem kazandı.<br />
<br />
    1949 yılında gaz sektörü de ulaşım sektörü gibi tek bir çatı altında birleştirildi ve kamulaştırıldı.<br />
<br />
    1951 yılında demir ve çelik sanayi de tek çatı altında birleştirilerek kamulaştırıldı. <br />
<br />
    Bunların dışında 6 yıllık Attlee hükümeti ülke enkazını kaldırdı, ekonomiye yeniden yön verdi, 649 yeni okul, 851 hastane ve klinik, 150.000'e yakın yeni ev ve yüzlerce kilise, cami ve sinagog kuruldu. Ayrıca kadın ve çocuk hakları ile kadınların iş hayatındaki konumu güçlendirildi, çocukların hakları yasası birleştirilerek özel yasa ile koruma altına alındı. Sendika Yasası ile işçilerin grev, sendikaya üye olma, sözleşme ve diğer sendikal hakları güvence altına alındı.<br />
<br />
    Polis ve güvenlik güçleri hakkında çıkarılan 3 yasa ve verilen destek ile Birleşik Krallık tarihinin en düşük suç dönemini yaşadı.<br />
<br />
    Clement Attlee hükümeti bu kadar kısa sürede iç politika da Birleşik Krallık'ı savaş sonrası çok sağlıklı bir konuma getirirken dış politika da aynı başarıyı sergileyemedi. <br />
<br />
    Hindistan 1947 yılında bağımsız bir krallık, 1950 yılında ise bağımsız bir Cumhuriyet oldu. Yine aynı yıl Fransız-Hindiçini savaşlarında Fransa desteklense de, Fransa buradaki sömürgelerini kaybetti. 1949 yılında Federal Almanya'nın kurulmasına destek verildi fakat SSCB ile ortak bir çözüm bulunamadı. <br />
<br />
    İşçi Partisi'nin iç politika da büyük başarısına rağmen 1948 yılından sonra arasının büyük sanayici ve yatırımcılarla arasının açılmasıydı. Yatırımcılara ve kendi işlerine sahip olanlara getirilen yüksek vergiler, üretim ve işsizlik konusunda tehdit oluşturmaya başladı. Muhafazakar Parti 1950 seçimlerinde bunu ve dış politikada ki başarısızlıkları, İşçi Partisinin zayıf noktası olarak vurguladı.<br />
<br />
    1950 seçimlerinde İşçi Partisi %46 oy ve 315 sandalye ile kılpayı bir zafer kazandı fakat aynı bu hükümet yine kılpayı farklı güvensizlik oyu aldı ve düştü. Clement Attlee'ın anılarında da erken bir genel seçimin o dönem için planlandığı belirtilmiştir. Bunun sebebi Attlee'ın refomları için daha güçlü bir parlamento desteği aramasıdır.<br />
<br />
    1951 yılındaki seçimlerde Attlee'in hesabı tutmadı. İşçi Partisi %48 oy oranı ile 295 sandalye çıkardı. Fakat Winston Churchill'in Liberal Parti ile kurduğu koalisyon sonucu İşçi Partisi iktidarı kaybetti.<br />
<br />
    İşçi Partisi 1955 seçimlerinde de %46.4 ve 274 parlamenter ile 2. oldu ve anamuhalefette kaldı. <br />
<br />
    Aynı yılın Kasım ayında Clement Attlee, parti liderliğini bıraktı ve emekliye ayrıldı. 1956 yılında, Majesteleri tarafından The Earl Attlee / Attlee Earl'ü olarak asaletle onurlandırıldı. Lord Attlee Ekim 1967 yılında hayatını kaybetti.<br />
<br />
    İşçi Partisi 1959 yılındaki seçimlere Hugh Gaitskell liderliğinde girdi fakat 2. parti oldu.<br />
<br />
    1964 yılındaki seçimlerde ise Harold Wilson liderliğinde, 1.parti oldu. 1970 yılına kadar iktidarda kaldı (1964-1966 koalisyon döneminden sonra 1966 yılındaki genel seçimlerde çoğunluk kazanıldı).<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Harold Wilson<br />
<br />
    <br />
<br />
    Bu 6 yıllık dönemde de idam cezası ve kürtaj yasağı kaldırıldı. LGBT hakları yasa ile tanındı. Eğitim ve işçi haklarında reformlar yapıldı. Muhafazakar Parti tarafından özelleştirilen birçok kurum yeniden kamulaştırıldı ve kamulaştırma yasası çıkarılarak güvence altına alındı. Dış politika da klasik Soğuk Savaş politikası izlendi ve De-Kolonizasyon süreci azalarak devam etti.<br />
<br />
    1970 Genel Seçimleri kaybedildikten sonra 1974 yılında parti yeniden iktidar oldu. <br />
<br />
    Harold Wilson 1976 yılında kolon kanseri teşhisi konuldu. Ayrıca Alzheimer hastalığının ilk aşamaları başlamıştı. Aynı yıl Kraliçe'ye istifasını sundu. Wilson da, Attlee gibi asaletle onurlandırıldı. Lord Wilson emekliliğe ayrıldıktan sonra politika ile 'akıl hocası' olarak ilgilendi. Mayıs 1995 tarihinde hayatını kaybetti.<br />
<br />
    1976 yılında James Callaghan liderliğindeki azınlık hükümeti 1979 yılında düştü ve erken genel seçimlere gidildi.<br />
<br />
    Birleşik Krallık ekonomisi özellikle 1973-1979 yılları arasında hızla bozulmuş, üretim düşmüş, bütçe açığı Kraliyet tarihinin en yüksek seviyelerine ulaşmıştı. İşsizlik oranları da %18-20 seviyelerindeydi. Borç oranı yüksekti ve maliye işlemez konuma gelmişti. Halk ise bu durumdan İşçi Partisi'ni sorumlu tutuyordu. Ayrıca Harold Wilson ve diğer İşçi Partililer ile ilgili çıkan 'Sovyet Ajanı' iddiaları da partiyi yıpratmıştı. Bu iddiaların tamamı dedikoduydu ama Margaret Theatcher liderliğindeki Toryler, 1979 seçimlerinde bu konuları büyük propagan malzemesi yaptı.<br />
<br />
    1979 yılı İşçi Partisi için 'Sol, Sosyal Demokrat veya Sosyalist öğeleri içinde barındıran' parti konumunu kaybettiği yıldı.<br />
<br />
    Seçimlerde parti büyük bir mağlubiyete uğradı ve 1983, 1987 ve 1992 seçimlerini kaybetti. Anamuhalefet olarak çok etkisi kaldı. Özellikle Lady Theatcher yılları İşçi Partisi için tam bir bunalım ve yenilgi yılları oldu. Aslında 18 yıllık Tory hükümeti, tozpembe geçmedi ama İşçi Partisi güçlü bir muhalefet yürütemediği gibi alternatif veya eski günlerinde ki gibi başlı başına bir seçenek olamadı.<br />
<br />
    Bunun temel sebebi, parti içi çekişmeler, karizmatik liderlerin olmayışı ve partinin soğuk savaşın sonu ve sonrası içinde düştüğü politik bunalımdı. Ayrıca Falkland ve Irak Savaşları'nda parti, savaşı destekleyen ve desteklemeyen kesim olarak ikiye bölündü. <br />
<br />
    İşçi Partisi sol bir parti olarak büyük bunalım yaşıyordu. Yükselen Neo-Liberalizm ve soğuk savaştan sonraki sağ dalga partinin siyasi duruşunu yokediyordu. İşçi Partisi 1992 seçimlerinden sonra hızla sağa savruldu.<br />
<br />
    1994 yılında partinin liderliğine Tony Blair seçildi. Blair'in politikası gerek Britanya'da gerek diğer ülkelerde birçok sol partiye örnek oldu. Bu politikanın adı, ''Üçüncü Yol''du. Bu politika, en dar anlamı ile sosyal demokrasiyi, neo-liberalizm ile harmanlıyor, hem patronların hem çalışanların refahını amaçlayan ortak bir hedef benimsiyordu. Üçüncü Yol, halk arasında kabul gördü fakat parti açık bir şekilde 'Sol, Sosyal-Demokrat veya Sosyalist' politikasından sağa doğru savrulmuştu. <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Tony Blair - 1997<br />
<br />
<br />
    <br />
    2003 yılında Margaret Theatcher ile yapılan bir röportaj da eski başbakana 'En büyük başarınız nedir?' sorusuna 'Tabii ki İşçi Partisi ve Tony Blair' cevabı vermesi partinin 1994 yılında nasıl bir değişim sergilediğini özetlemektedir. <br />
<br />
    Yine de bu yeni politika halkı etkiledi. Blair birçok konuda reform vaad etti ve IRA terörünü tamamen bitireceğini söyledi.<br />
<br />
    1997 yılındaki seçimlerde İşçi Partisi oyların %43.2 ve 418 sandalye ile büyük bir zafer kazandı. <br />
<br />
    İşçi Partisi, 2001 ve 2005 seçimlerinde de çoğunluğu sağlayarak zafer kazandı. Tony Blair ise 10.yılı dolduğunda iktidarı bırakacağını söyledi ve 2007 yılında Başbakanlığı Goldon Brown'a devretti.<br />
<br />
    1997-2007 yılları arasında Blair hükümeti birçok işe imza attı. <br />
<br />
    1998 yılında Good Friday Agreement / Hayırlı Cuma Antlaşması ile Sinn Fein ile anlaşılarak IRA teröründe sona gelindi. Silahlar sustu ve barış sağlandı. <br />
<br />
    1998-2006 yılları arasında 20'den fazla sosyal politikalar ile ilgili yasalar çıkarıldı, sendika hakları, LGBT, asgari ücret yasası ve sağlık yasaları çıkarıldı. <br />
<br />
    2002 yılında Britanya Denizaşırı Toprakları Kanunu çıkarılarak, Birleşik Krallık'ın, deniz ötesi toprakları net olarak tanımlandı. <br />
<br />
    1998 ve 2001 yıllarında İskoçya, 1999 ve 2006 yıllarında Galler ile ilgili reform yasaları çıkarıldı, bu bölgelerde yerel hükümetler kuruldu.<br />
<br />
    Blair döneminin en önemli olayları ise dış politika da yaşandı. <br />
<br />
    1998 yılında Kosova Savaşı'nda, NATO bombardımanına destek verildi.<br />
<br />
    11 Eylül 2001 terör saldırısında sonra, 'Teröre Karşı Savaş'ta ABD ile sıkı müttefikliğe devam edildi. Birleşik Krallık, Afganistan Savaşı'nda Taliban'ın devrilmesi amacıyla cephe de görev aldı. <br />
<br />
    2003 yılında, ABD'nin öncülüğünde Irak Savaşı'na da tam destek verildi ve Saddam Hüseyin'in elinde bulundurduğu iddia edilen kitle imha silahlarının yokedilmesi amacıyla ülkenin işgalinde önemli rol oynandı.<br />
<br />
    Gerek o dönemde gerekte günümüzde, Blair Hükümeti'nin 2001 Afganistan Savaşı İşçi Partisi ve diğer kesimlerde büyük destek gördü fakat Irak Savaşı konusunda hem parti de hem ülke de ciddi bir muhalefetle karşılaştı. Bu konuyla ilgili Blair'e 2016 yılında soruşturma açıldı. <br />
<br />
    Temmuz 2005 tarihinde terör örgütü El Kaide Londra'yı vurdu. Blair, terör ile savaşa devam edileceğini vurguladı.<br />
<br />
    Ayrıca Blair'in 10 yıllık Başbakanlık döneminde 2006 yılında Eğitim Yasası çıkarıldı, 2005 yılında 2012 Olimpiyatları için Londra seçildi.<br />
<br />
    Tony Blair 2007 yılında görevi Gordon Brown'a devretti ve emekliye ayrıldı.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Gordon Brown<br />
<br />
<br />
    <br />
<br />
    2007-2010 Brown döneminde ki en önemli gündem 2008 ekonomik kriziydi. Kriz, Birleşik Krallık'ı da derinden etkiledi. <br />
<br />
    2010 Genel Seçimlerinde İşçi Partisi, %35.2 oy oranı ile 1.parti olmasına rağmen, 258 parlamenter kazandı ve iktidarı 308 parlamenter kazanan ve Liberal-Demokrat Parti ile koalisyon kuran Tory-LibDems koalisyonuna devretti.<br />
<br />
    2015 seçimlerine Ed Milliband liderliğinde giren İşçi Partisi, %30.4 oy oranı ve 232 parlamenter ile 2.parti oldu ve anamuhalefette kaldı.<br />
<br />
    İşçi Partisi liderliğini aynı gerçekleşen kongre ile Jeremy Corbyn devraldı. Corbyn, partiyi Blair çizgisinden çıkararak yeniden Sol çizgiye oturtmayı vaad etti.<br />
<br />
    2016 yılında ki Brexit referandumunda parti, AB yanlısı tavır koydu fakat %51.8 oy oranı ile ayrılık yanlıları zafer kazandı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Birleşik Krallık'ta İşçi Partisi<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
    The Labour Party / İşçi Partisi. Halk arasında 'Labs' olarakta anılır. <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
    <br />
<br />
    İşçi Partisi, Birleşik Krallık siyasetinde major merkez-solda yer alan siyasi partidir. Britanya siyasetindeki iki büyük partiden biridir (Diğeri için Bkz: Muhafazakar ve Birlikçi Parti). 27 Şubat 1900 Tarihinde kurulmuştur. Bugün üye sayısı 645.000 kadardır. Londra'da ki teşkilat binası merkez görülse veya zannedilse de partinin resmi merkezi Newcastle şehrindedir. <br />
<br />
    İşçi Partisi'nin siyasi çizgisi;<br />
<br />
    - Merkez Sol, Sosyal Demokrat.<br />
    - Monarşi ve Birlik yanlısı<br />
    - Yerel Yönetimlerin güçlendirilmesi yanlısı<br />
    - Muhafazakar değerlere saygı gösterilmekle beraber değişim ve ilerleme yanlısı.<br />
    - Ekonomi de kamu kontrolünün ve kamu ekonomisinin etkin olmasından bununla birlikte özel mülkiyetin korunması, orta sınıf ve küçük işletmeleri desteklemeden yana, Sendika-İşveren politikasında sendika ve işçi sınıfından yana, gelire göre vergi ve sosyal adaletten yana.<br />
    - Sert kanunlardan yana politika fakat idam cezasına karşı.<br />
    - Dış Politika da Neorealizm'in aksine uyum ve işbirliği temelinde politika. ABD, AB, NATO ve Commonwealth yanlısı politikalar. İşçi Partisi, 2016 AB Referandumunda AB'de kalmaktan yana politika sergiledi. Fakat yapılan araştırmalara göre partiye oy verenlerin %20-25'lik kitlesi, parti üyelerinin ise %10-12'lik kitlesi ayrılık yanlısı oy kullandı.<br />
    - İşçi Partisi, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'da birlik yanlısı politika izlemektedir. Fakat bu bölgelere geniş özerkliğin verilmesinden yanadır.<br />
    - Legal göçmenlikten yana, illegal göçmenliğe ise karşıt bir duruş sergilememekle beraber illegal göçmenlere karşı partinin deklare ettiği net bir politikası yoktur.<br />
    - Her türlü uyuşturucu türüne karşı sert tutum.<br />
    - İşsizlik maaşının daha uzun süreyle ve daha fazla verilmesi partinin resmi politikasıdır.<br />
    - Herkese ücretsiz eğitim ve sağlık hizmeti yanlısı. Özel sağlık ve eğitim kurumlarına karşı kamu eğitim ve sağlık kuruluşlarının desteklenmesi. <br />
<br />
<br />
    İşçi Partisi Tarihi;<br />
<br />
    İşçi Temsil Komitesi adıyla, İşçi Sendikalarının, Çiftçi Birliklerinin, Sosyalistlerin ve Whig Partisinin sol kanadının oluşturduğu bir kadroyla, Whig ve Tory Partisinin halktan koptuğunu öne sürerek, Britanya'da, Sosyalist bir düzen kurmak amacıyla 27 Şubat 1900'de kuruldu. Kurucu önderi ve ilk lideri Keir Hardie'dir. <br />
  <br />
    Komitenin kurucu lideri Keir Hardie, halk arasında ve özellikle işçiler ve çiftçiler arasında desteği yüksek olan sendikal kökenli bir isimdi. Komitede Ramsay Macdonald ve Richard Bell gibi yine güçlü isimler vardı. <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
James Keir Hardie<br />
<br />
<br />
    Kuruluşunun birinci yılı tamamlanırken komite hızla büyüdü ve diğer birçok sendikayı da bünyesinde topladı. 1901 yılında büyük bir grev başlattılar ve başarılı oldular. Dönemin Başbakanı Arthur Balfour, komitenin tüm taleplerini kabul etmek zorunda kaldı. Böylece yıldızları daha da parladı.<br />
<br />
    İzleyen 5 yılda hızla büyüyen yapısı ve siyasi başarılarının ardından komite 1906 Genel Seçimlerinde 29 sandalye kazandı. Bu başarıdan sonra komite Şubat 1906 tarihinde Labour Party / İşçi Partisi adını aldı. Hardie ilk başkan seçildi. Fakat 1908 yılında sağlık sorunları sebebiyle liderliği bıraktı. Yerine Arthur Anderson aldı. Keir Hardie 1915 yılında hayatını kaybetti. <br />
<br />
    1910 seçimlerine kadar Parti sendikaların ve işçi sınıfının temsilcisi konumunu güçlendirdi. Parlamento da hükümeti zorladı ve bazı grevlere destek verdi. <br />
<br />
    1910 seçimlerinde parti 42 sandalye ile hem parlamenter sayısını arttırdı. I. Dünya Savaşı başladığında partinin lideri olmuş olan Ramsay Macdonald savaş karşıtı bir duruş sergiledi fakat parti yönetimi ve çoğunluğu da savaşa karşı olmasına rağmen Almanya ile bir savaşın kaçınılmaz olduğuna dair bildirisinden sonra istifa etti. Yerine yeniden Henderson geçti. Kurulan Savaş Kabinesinde görev almayı kabul etti. Böylece İşçi Partisi ilk kez kabinede temsil edildi. <br />
<br />
    Fakat Henderson 1917 yılında hem Savaş Kabinesinde ki görevinden hemde parti liderliğinden istifa etti. Bir kere daha Macdonald görevi aldı. <br />
<br />
    1922 seçimlerinde parti, 142 sandalye kazanarak anamuhalefet konumuna yükseldi. <br />
<br />
    Muhafazakar Parti hükümetinin aynı yıl güvensizlik oyu almasından sonra 1923 yılında bir kere daha erken genel seçim yaşandı. İşçi Partisi 191 sandalye kazandı. Muhafazakar-Liberal Parti koalisyonu kuruldu.<br />
<br />
    Fakat koalisyon 1924 yılında çöktü ve 22 Ocak 1924 Tarihinde İşçi Partisi-Liberal Parti koalisyonu kuruldu. Parti böylece ilk kez iktidar olmuştu. Ramsay Macdonald başbakan oldu. <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Ramsay Macdonald<br />
<br />
<br />
    Hükümetin ilk 6 ayı görece başarılı geçtiyse de, İşçi Partisi'nin daha çok sendika ve işçi reform yanlısı tutumuna koalisyon ortağı Liberal Parti karşı çıktı. Koalisyonun Kasım ayında çökmesiyle ülke bir kere daha erken genel seçime gitti.<br />
<br />
    1924 Seçimlerinde İşçi Partisi 40 sandalye kaybetti ve Muhafazakar Parti çoğunluk zaferi kazandı. İşçi Partisi anamuhalefet konumuna geri döndü.<br />
<br />
    Parti 1926 yılında ki genel greve destek verdi ve öncülük etti. Ülke de ciddi bir refah sorunu vardı. İşsizlik ve enflasyon artıyordu. 1929 Büyük Buhran sırasında hükümetin etkinsizliği İşçi Partisi'nin yıldızını parlattı.<br />
<br />
    1929 yılında ki seçimlerinde İşçi Partisi 287 sandalye ile 1. oldu fakat çoğunluğu sağlamak için Liberal Parti ile koalisyon kurdu. Liberal Parti bu dönemde biraz daha sola kaymıştı ve İşçi Partisi ile güçlü bir koalisyon hedefliyordu.<br />
<br />
    Parti büyük bir krizle karşı karşıyaydı. Büyük Buhran tüm dünyayı olduğu gibi Britanya İmparatorluğu'nu da derinden etkiliyordu. Partinin sosyalist uygulamaları büyük tepki çekmekle beraber birçoğu etkisiz politikalardı ayrıca ülkede oluşan 'Ulusal Hükümet' fikri herkes tarafından kabul ediliyordu. MacDonald bu baskıya karşı koyamadı ve kabinesine Muhafazakarları da dahil etti. <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Büyük Buhran sırasında Londra'da, 7 kişilik bir iş ilanı için başvuruya gelen adaylar. Londra-1930<br />
<br />
<br />
    <br />
<br />
    1930 Kömür Madeni Yasası dışında İşçi Partisi vaatlerinin birçoğunu gerçekleştirememiş, kabinede çoğunluğa sahip olmasına ve başbakan koltuğuna sahip olmasına rağmen, Muhafazakarların ve Liberallerin gölgesinde kalmıştı. Hızla desteklerini kaybettiler. <br />
<br />
    Yine aynı yıl partinin özellikle Katolik ve diğer dini okullara daha çok devlet denetimi getiren yasa tasarısı ülkede yaşayan 3 milyona yakın İrlandalı Katolik'in sert tepkisi ile karşılaştı (İrlanda Serbest Devleti bu rakama dahil değildir). <br />
<br />
    Bu bunalımlarla beraber parti içinde de bir bölünme meydana geldi. Macdonald'ın liderliğini yaptığı grup partinin daha uyumlu olması gerektiğini savunuyordu. Daha merkez de, diğer partilerle daha çok işbirliği yapma politikası amaçlanıyordu.<br />
<br />
    Bu politika partinin çekirdek, merkez ve sol kanadından çok sert tepki ile karşılaştı. Henderson'ın liderliğini yaptığı bu grup, Macdonald'ın amacından saptığını, 'sistem adamı' olduğunu iddia etti. <br />
<br />
    Macdonald geri adım atmadı ve Muhafazakarlar ile daha da yakınlaştı. Bu tutum karşısında Henderson ve parti çoğunluğu, Macdonald ve destekçilerinin partiden ihracını istediler. Böylece Henderson ve çoğunluktakiler iktidarı 'yeniden' alabileceklerdi.<br />
<br />
    Fakat Macdonald daha önce davrandı kendisi ile beraber 21 parlamenter partiden ayrılarak National Labour Organisation / Ulusal İşçi Organizasyonu adını verdikleri hareketi kurdular. <br />
<br />
    İşçi Partisi bir anda anamuhalefete düştü. Fakat bu bölünme hükümeti de düşürdü ve ülke 1931 yılında erken genel seçime gitti.<br />
<br />
    1931 Genel Seçimleri İşçi Partisi için büyük bir yenilgi oldu. Parti sadece 52 sandalye kazandı ve çoğunluğu Muhafazakar Partisi kazandı. Henderson 1932 yılına kadar liderliği yürüttü. <br />
<br />
    1932 yılında parti liderliğini George Lansbury aldı. Partiyi gücüne kavuşturmak için örgütlenmeyi yeniledi, parti finansını geliştirdi, üye sayısını arttırdı. <br />
<br />
    Fakat George Lansbury 1935 yılında ki erken genel seçimlerde liderlik yapmayacağını açıkladı. Bunun sebebi Lansbury'nin ileri yaşıydı. Parti liderliğini 8 Ekim 1935 Tarihinde İşçi Partisi'nin efsane bir ismine bırakacaktı.<br />
<br />
    Clement Attlee orta sınıf bir aileden geliyordu. Büyük Savaş gazisiydi ve kendisi avukattı. Tutkulu bir Sosyal-Demokrat ve yurtseverdi. İşçi Partisinin eski bir üyesiydi. Belediye Meclis üyeliği, milletvekilliği, gölge kabinede bakanlık yapmıştı. Son olarak Lansbury'nin liderliğinde İşçi Partisi'nin, başkan yardımcılığını yapmıştı. Parti Kongresinde oybirliği ile başkan seçildi.<br />
<br />
    Clement Attlee, partinin ilk yıllarındaki radikal sosyalist kimliğine yakın olmamakla beraber, Macdonald'ın önerilerine de karşı çıkmıştı. Hedefindeki İşçi Partisi, Britanya'nın merkez-solu ve sosyal-demokrat temsilcisi olacaktı. Ciddi reform planları vardı.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Clement Attlee. Bıyıkları, eksik etmediği piposu ve Fransızcayı Belçika aksanı ile konuşma yeteneği sebebiyle, muhalefet ve halk arasında, Agatha Christe romanlarının dedektif kahramanı 'Hercule Poirot'a benzetilirdi.<br />
<br />
<br />
<br />
    Fakat Attlee, Kasım'da olan seçime lider olarak kendini çok tanıtamadı. Parti 1935 seçimlerinde 154 sandalye kazandı ve anamuhalefet konumunu devam ettirdi. <br />
<br />
    İşçi Partisi, 1935-1940 yılları arasında anamuhalefet iç politikasının esas noktası gelir dağılımındaki adaletsizlik ve sınıf farklılıklarının açılmasıydı. Dış politika da ise Neville Chamberlain'ın, Nazi Almanyası'nı yatıştırma politikasına sert muhalefet ediyordu. Ayrıca parti, İspanya İç Savaşı sırasında hükümetin, İspanyol Cumhuriyetçi hükümetine olan ambargosuna karşı sert politika yürüttü ve partinin çoğunluğu gönüllü milislerin İrlanda üzerinden İspanya'ya ulaşmasına yardımcı oldu.<br />
<br />
    1939 yılında Almanya'nın, Çekoslovakya'yı tamamen parçalamasının ardından değişen hükümet politikasına ve Almanya'nın Polonya'ya saldırmasından sonra savaş ilanına destek verdi. <br />
<br />
    1940 yılında Chamberlain'ın istifasından sonra kurulan Churchill Savaş Kabinesinde, İşçi Partisi de görev aldı. Savaş politikasına ve Nazi Almanyası'nın tamamen yenilmesi hedefine destek verdi.<br />
<br />
    1945 yılının Mayıs ayında müttefikler Avrupa Cephesinde kesin bir zafer kazanmıştı. Asya Cephesinde ise Japon İmparatorluğu 3 ay sonra teslim olacaktı. Winston Churchill, savaşın sembol isimlerinden birisi olmuş ve ülkeyi zafere götüren figür olarak ülkenin neredeyse tamamı tarafından kabul edilmişti.<br />
<br />
    Fakat Birleşik Krallık halkı savaş ve savaş ekonomisinin getirdiği zorluklardan sonra barış döneminde İşçi Partisi'ni destekledi.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
1945 Seçimlerine ait İşçi Partisi Seçim Afişi<br />
<br />
<br />
  <br />
<br />
  1945 Temmuz seçimlerinde, İşçi Partisi %48 oy ve 393 sandalye ile büyük bir zafer kazandı (Tarihe bu olay Churchill effect olarak geçmiştir).<br />
<br />
    Clement Attlee'nin hükümeti, 20. yüzyılın en radikal Birleşik Krallık hükümetidir. 1945-1951 yılları arasında yüzlerce reform yapıldı, kurumlar kuruldu ve savaş sonrası Britanya yeniden yapılandırıldı.<br />
<br />
    1945 yılı Ağustos ayında savaş ekonomisi programı durduruldu. Ordu terhis edildi, işgal bölgelerinde sivil idareler kuruldu, ülkede ki enkazın kaldırılması için 'Ulusal Yeniden İnşa Komitesi' kuruldu. Komiteye verilen emir, 1939 yılının planlarına göre tüm ülkenin yeniden şekillendirilmesiydi.<br />
<br />
    1946 yılında Bank of England / İngiltere Bankası yeniden yapılandırıldı. Telekomünikasyon şirketleri kuruldu, orta ve küçük  işletmeler için krediler açıldı. <br />
<br />
    Yine aynı yıl National Health Service / Ulusal Sağlık Sistemi ismiyle, ücretsiz sigorta sistemi kuruldu. NHS, o günden başlayarak günümüzde de kendini yenileyen yapısıyla, halka ulaşma imkanlarıyla ve işleyen sistemiyle, her zaman dünya da sigorta sistemine örnek oluşturan bir kurum oldu. <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
NHS - 1948<br />
<br />
<br />
    1947 yılında Elektrik ve kömür endüstrisine yönelik geniş kapsamlı kalkınma programı başlatıldı. Bu program, Clement Attlee hükümeti yıllarında çok başarılı olamadı ama 1950'li yılların sonundan itibaren program gelişti ve büyük işlere imza attı.<br />
<br />
    1948 yılında, ulaşım sektöründe British Railways, British Waterways ve British Road Services kurumlarıyla tren, deniz ve kara ulaşımında büyük yenilikler yapıldı. Ulaşım bu kurumlarla tek bir çatı altında toplandı, bir kısmı ücretsizleştirilirken büyük kısmınında ücretler %70-80 aralığında düşürüldü. Böylece toplu taşıma ve ulaşım sektörü önem kazandı.<br />
<br />
    1949 yılında gaz sektörü de ulaşım sektörü gibi tek bir çatı altında birleştirildi ve kamulaştırıldı.<br />
<br />
    1951 yılında demir ve çelik sanayi de tek çatı altında birleştirilerek kamulaştırıldı. <br />
<br />
    Bunların dışında 6 yıllık Attlee hükümeti ülke enkazını kaldırdı, ekonomiye yeniden yön verdi, 649 yeni okul, 851 hastane ve klinik, 150.000'e yakın yeni ev ve yüzlerce kilise, cami ve sinagog kuruldu. Ayrıca kadın ve çocuk hakları ile kadınların iş hayatındaki konumu güçlendirildi, çocukların hakları yasası birleştirilerek özel yasa ile koruma altına alındı. Sendika Yasası ile işçilerin grev, sendikaya üye olma, sözleşme ve diğer sendikal hakları güvence altına alındı.<br />
<br />
    Polis ve güvenlik güçleri hakkında çıkarılan 3 yasa ve verilen destek ile Birleşik Krallık tarihinin en düşük suç dönemini yaşadı.<br />
<br />
    Clement Attlee hükümeti bu kadar kısa sürede iç politika da Birleşik Krallık'ı savaş sonrası çok sağlıklı bir konuma getirirken dış politika da aynı başarıyı sergileyemedi. <br />
<br />
    Hindistan 1947 yılında bağımsız bir krallık, 1950 yılında ise bağımsız bir Cumhuriyet oldu. Yine aynı yıl Fransız-Hindiçini savaşlarında Fransa desteklense de, Fransa buradaki sömürgelerini kaybetti. 1949 yılında Federal Almanya'nın kurulmasına destek verildi fakat SSCB ile ortak bir çözüm bulunamadı. <br />
<br />
    İşçi Partisi'nin iç politika da büyük başarısına rağmen 1948 yılından sonra arasının büyük sanayici ve yatırımcılarla arasının açılmasıydı. Yatırımcılara ve kendi işlerine sahip olanlara getirilen yüksek vergiler, üretim ve işsizlik konusunda tehdit oluşturmaya başladı. Muhafazakar Parti 1950 seçimlerinde bunu ve dış politikada ki başarısızlıkları, İşçi Partisinin zayıf noktası olarak vurguladı.<br />
<br />
    1950 seçimlerinde İşçi Partisi %46 oy ve 315 sandalye ile kılpayı bir zafer kazandı fakat aynı bu hükümet yine kılpayı farklı güvensizlik oyu aldı ve düştü. Clement Attlee'ın anılarında da erken bir genel seçimin o dönem için planlandığı belirtilmiştir. Bunun sebebi Attlee'ın refomları için daha güçlü bir parlamento desteği aramasıdır.<br />
<br />
    1951 yılındaki seçimlerde Attlee'in hesabı tutmadı. İşçi Partisi %48 oy oranı ile 295 sandalye çıkardı. Fakat Winston Churchill'in Liberal Parti ile kurduğu koalisyon sonucu İşçi Partisi iktidarı kaybetti.<br />
<br />
    İşçi Partisi 1955 seçimlerinde de %46.4 ve 274 parlamenter ile 2. oldu ve anamuhalefette kaldı. <br />
<br />
    Aynı yılın Kasım ayında Clement Attlee, parti liderliğini bıraktı ve emekliye ayrıldı. 1956 yılında, Majesteleri tarafından The Earl Attlee / Attlee Earl'ü olarak asaletle onurlandırıldı. Lord Attlee Ekim 1967 yılında hayatını kaybetti.<br />
<br />
    İşçi Partisi 1959 yılındaki seçimlere Hugh Gaitskell liderliğinde girdi fakat 2. parti oldu.<br />
<br />
    1964 yılındaki seçimlerde ise Harold Wilson liderliğinde, 1.parti oldu. 1970 yılına kadar iktidarda kaldı (1964-1966 koalisyon döneminden sonra 1966 yılındaki genel seçimlerde çoğunluk kazanıldı).<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Harold Wilson<br />
<br />
    <br />
<br />
    Bu 6 yıllık dönemde de idam cezası ve kürtaj yasağı kaldırıldı. LGBT hakları yasa ile tanındı. Eğitim ve işçi haklarında reformlar yapıldı. Muhafazakar Parti tarafından özelleştirilen birçok kurum yeniden kamulaştırıldı ve kamulaştırma yasası çıkarılarak güvence altına alındı. Dış politika da klasik Soğuk Savaş politikası izlendi ve De-Kolonizasyon süreci azalarak devam etti.<br />
<br />
    1970 Genel Seçimleri kaybedildikten sonra 1974 yılında parti yeniden iktidar oldu. <br />
<br />
    Harold Wilson 1976 yılında kolon kanseri teşhisi konuldu. Ayrıca Alzheimer hastalığının ilk aşamaları başlamıştı. Aynı yıl Kraliçe'ye istifasını sundu. Wilson da, Attlee gibi asaletle onurlandırıldı. Lord Wilson emekliliğe ayrıldıktan sonra politika ile 'akıl hocası' olarak ilgilendi. Mayıs 1995 tarihinde hayatını kaybetti.<br />
<br />
    1976 yılında James Callaghan liderliğindeki azınlık hükümeti 1979 yılında düştü ve erken genel seçimlere gidildi.<br />
<br />
    Birleşik Krallık ekonomisi özellikle 1973-1979 yılları arasında hızla bozulmuş, üretim düşmüş, bütçe açığı Kraliyet tarihinin en yüksek seviyelerine ulaşmıştı. İşsizlik oranları da %18-20 seviyelerindeydi. Borç oranı yüksekti ve maliye işlemez konuma gelmişti. Halk ise bu durumdan İşçi Partisi'ni sorumlu tutuyordu. Ayrıca Harold Wilson ve diğer İşçi Partililer ile ilgili çıkan 'Sovyet Ajanı' iddiaları da partiyi yıpratmıştı. Bu iddiaların tamamı dedikoduydu ama Margaret Theatcher liderliğindeki Toryler, 1979 seçimlerinde bu konuları büyük propagan malzemesi yaptı.<br />
<br />
    1979 yılı İşçi Partisi için 'Sol, Sosyal Demokrat veya Sosyalist öğeleri içinde barındıran' parti konumunu kaybettiği yıldı.<br />
<br />
    Seçimlerde parti büyük bir mağlubiyete uğradı ve 1983, 1987 ve 1992 seçimlerini kaybetti. Anamuhalefet olarak çok etkisi kaldı. Özellikle Lady Theatcher yılları İşçi Partisi için tam bir bunalım ve yenilgi yılları oldu. Aslında 18 yıllık Tory hükümeti, tozpembe geçmedi ama İşçi Partisi güçlü bir muhalefet yürütemediği gibi alternatif veya eski günlerinde ki gibi başlı başına bir seçenek olamadı.<br />
<br />
    Bunun temel sebebi, parti içi çekişmeler, karizmatik liderlerin olmayışı ve partinin soğuk savaşın sonu ve sonrası içinde düştüğü politik bunalımdı. Ayrıca Falkland ve Irak Savaşları'nda parti, savaşı destekleyen ve desteklemeyen kesim olarak ikiye bölündü. <br />
<br />
    İşçi Partisi sol bir parti olarak büyük bunalım yaşıyordu. Yükselen Neo-Liberalizm ve soğuk savaştan sonraki sağ dalga partinin siyasi duruşunu yokediyordu. İşçi Partisi 1992 seçimlerinden sonra hızla sağa savruldu.<br />
<br />
    1994 yılında partinin liderliğine Tony Blair seçildi. Blair'in politikası gerek Britanya'da gerek diğer ülkelerde birçok sol partiye örnek oldu. Bu politikanın adı, ''Üçüncü Yol''du. Bu politika, en dar anlamı ile sosyal demokrasiyi, neo-liberalizm ile harmanlıyor, hem patronların hem çalışanların refahını amaçlayan ortak bir hedef benimsiyordu. Üçüncü Yol, halk arasında kabul gördü fakat parti açık bir şekilde 'Sol, Sosyal-Demokrat veya Sosyalist' politikasından sağa doğru savrulmuştu. <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Tony Blair - 1997<br />
<br />
<br />
    <br />
    2003 yılında Margaret Theatcher ile yapılan bir röportaj da eski başbakana 'En büyük başarınız nedir?' sorusuna 'Tabii ki İşçi Partisi ve Tony Blair' cevabı vermesi partinin 1994 yılında nasıl bir değişim sergilediğini özetlemektedir. <br />
<br />
    Yine de bu yeni politika halkı etkiledi. Blair birçok konuda reform vaad etti ve IRA terörünü tamamen bitireceğini söyledi.<br />
<br />
    1997 yılındaki seçimlerde İşçi Partisi oyların %43.2 ve 418 sandalye ile büyük bir zafer kazandı. <br />
<br />
    İşçi Partisi, 2001 ve 2005 seçimlerinde de çoğunluğu sağlayarak zafer kazandı. Tony Blair ise 10.yılı dolduğunda iktidarı bırakacağını söyledi ve 2007 yılında Başbakanlığı Goldon Brown'a devretti.<br />
<br />
    1997-2007 yılları arasında Blair hükümeti birçok işe imza attı. <br />
<br />
    1998 yılında Good Friday Agreement / Hayırlı Cuma Antlaşması ile Sinn Fein ile anlaşılarak IRA teröründe sona gelindi. Silahlar sustu ve barış sağlandı. <br />
<br />
    1998-2006 yılları arasında 20'den fazla sosyal politikalar ile ilgili yasalar çıkarıldı, sendika hakları, LGBT, asgari ücret yasası ve sağlık yasaları çıkarıldı. <br />
<br />
    2002 yılında Britanya Denizaşırı Toprakları Kanunu çıkarılarak, Birleşik Krallık'ın, deniz ötesi toprakları net olarak tanımlandı. <br />
<br />
    1998 ve 2001 yıllarında İskoçya, 1999 ve 2006 yıllarında Galler ile ilgili reform yasaları çıkarıldı, bu bölgelerde yerel hükümetler kuruldu.<br />
<br />
    Blair döneminin en önemli olayları ise dış politika da yaşandı. <br />
<br />
    1998 yılında Kosova Savaşı'nda, NATO bombardımanına destek verildi.<br />
<br />
    11 Eylül 2001 terör saldırısında sonra, 'Teröre Karşı Savaş'ta ABD ile sıkı müttefikliğe devam edildi. Birleşik Krallık, Afganistan Savaşı'nda Taliban'ın devrilmesi amacıyla cephe de görev aldı. <br />
<br />
    2003 yılında, ABD'nin öncülüğünde Irak Savaşı'na da tam destek verildi ve Saddam Hüseyin'in elinde bulundurduğu iddia edilen kitle imha silahlarının yokedilmesi amacıyla ülkenin işgalinde önemli rol oynandı.<br />
<br />
    Gerek o dönemde gerekte günümüzde, Blair Hükümeti'nin 2001 Afganistan Savaşı İşçi Partisi ve diğer kesimlerde büyük destek gördü fakat Irak Savaşı konusunda hem parti de hem ülke de ciddi bir muhalefetle karşılaştı. Bu konuyla ilgili Blair'e 2016 yılında soruşturma açıldı. <br />
<br />
    Temmuz 2005 tarihinde terör örgütü El Kaide Londra'yı vurdu. Blair, terör ile savaşa devam edileceğini vurguladı.<br />
<br />
    Ayrıca Blair'in 10 yıllık Başbakanlık döneminde 2006 yılında Eğitim Yasası çıkarıldı, 2005 yılında 2012 Olimpiyatları için Londra seçildi.<br />
<br />
    Tony Blair 2007 yılında görevi Gordon Brown'a devretti ve emekliye ayrıldı.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Gordon Brown<br />
<br />
<br />
    <br />
<br />
    2007-2010 Brown döneminde ki en önemli gündem 2008 ekonomik kriziydi. Kriz, Birleşik Krallık'ı da derinden etkiledi. <br />
<br />
    2010 Genel Seçimlerinde İşçi Partisi, %35.2 oy oranı ile 1.parti olmasına rağmen, 258 parlamenter kazandı ve iktidarı 308 parlamenter kazanan ve Liberal-Demokrat Parti ile koalisyon kuran Tory-LibDems koalisyonuna devretti.<br />
<br />
    2015 seçimlerine Ed Milliband liderliğinde giren İşçi Partisi, %30.4 oy oranı ve 232 parlamenter ile 2.parti oldu ve anamuhalefette kaldı.<br />
<br />
    İşçi Partisi liderliğini aynı gerçekleşen kongre ile Jeremy Corbyn devraldı. Corbyn, partiyi Blair çizgisinden çıkararak yeniden Sol çizgiye oturtmayı vaad etti.<br />
<br />
    2016 yılında ki Brexit referandumunda parti, AB yanlısı tavır koydu fakat %51.8 oy oranı ile ayrılık yanlıları zafer kazandı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Stanley Kubrick Kimdir?]]></title>
			<link>https://forumistan.net/konu-stanley-kubrick-kimdir.html</link>
			<pubDate>Fri, 26 Jul 2024 13:15:51 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forumistan.net/member.php?action=profile&uid=1">forumistan</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forumistan.net/konu-stanley-kubrick-kimdir.html</guid>
			<description><![CDATA[Stanley Kubrick Kimdir?<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Bu yazımızda en başarılı ve özgün yönetmenlerden olan (ki kendisi "a man for all seasons" film eleştirimizde bahsettiğim üzere favorilerimden biridir) Stanley Kubrick hakkında bazı az bilinen gerçekleri anlatmaya çalışacağız. Kendisini hiç filmlerden anlamayanlar bile bilir ve onun filmlerini iyi film referansı olarak kullanır ama anlaşılamama sıkıntısından hiç kurtulamamıştır kendisi. Sürekli yeni teknolojiler ve fikirler deneyen kubrick, yaptığı her yeni filmde izleyicisini şaşırtabilmiştir. Ama artık onun zamanı, daha doğrusu kült film yapanların zamanı doldu. Zamane insanının izlediklerine bakacak olursak bunu net olarak anlayabiliriz. Zaten milenyumdan sonra da elle tutulur bir kült film göremedik.<br />
<br />
<br />
<br />
1928 yılında Bronx’da doğan Kubrick’i, hobi olarak natürmort fotoğrafla tanıştıran, doktorluk yapan babasıydı. Taft High School’da sınıf fotoğrafçısı olarak genç yaşta göze batmaya başlamıştı. 68 not ortalamasıyla mezun olduğu için, yurda dönen askerlerle yarışamadı ve üniversiteye giremedi. Look dergisi, kendi deyimiyle ona acıdığı için Kubrick’i fotoğrafçı olarak işe aldı. Kubrick sinema dünyasına iki belgesel filmle adım attı. Yirmi beş yaşındayken ilk uzun filmi olan “fear and desire” ı yaptı. Film 9 bin dolar, artı 30 bin dolara mal oldu, çünkü kubrick müziği nasıl halledeceğini bilmiyordu. İlk dört uzun filminden hiç para kazanamadı. Kimi hayranlarının hala kubrick’in en iyi filmleri olarak kabul ettiği “the killing” ve “paths of glory”den de tek kuruş kazanamamıştı.<br />
<br />
<br />
<br />
Kubrick’in sevmediği tek filmi "Spartacus" idi. Bu filmi devraldığını söylüyor. Yönettiği diğer bütün filmleri, mevcut standartlarının belirlenmiş sınırları içinde kendine uydurmayı başardı. Keşke "lolita" biraz daha erotik olsaydı diyor mesela. Filmlerinin algılama ve sonlandırma arasındaki zaman 3-5 yılı buluyor. Bu kısmen, Kubrick’in filmin bütün sanatsal ve finansal bağlantılarıyla bizzat kendisinin ilgilenmek istemesinden kaynaklanıyor. Kubrick de Fellini gibi filmlerinin tek sorumlusu ve yöneticisi olmak istemişti. Onun kadar beceremese de yine de kendi hayallerini (yapmak isteyip de yapamadığı bir iki film haricinde) gerçekleştirmeyi başarabildi.<br />
<br />
<br />
<br />
Amerikan sinema endüstrisinin stüdyo sisteminde çok az film yönetmeni, stanley kubrick’in elde ettiği özgürlükle çalışma fırsatına sahip oldu. Kubrick zaman içinde film yapımcısı olarak uluslararası bir öneme sahip olurken, filmlerinde ön planlama ve senaryo yazımı aşamasından post-prodüksiyona kadar her şeyi kendisi yöneterek, filmlerinin bütün sanatsal denetimini elinde tuttu. Kubrick, büyük stüdyoların ona tanıdığı geniş sanatsal özgürlüğü rahatça kullanabiliyordu, çünkü mesleğini sıfırdan öğrenmişti. Film çekme tekniklerini kendi kendine öğrendi, bir film stüdyosunda çıraklık ya da daha alt düzeyde işler yapmadı ve bu konuda film yönetmenleri arasında neredeyse bir benzeri daha yok. Büyük stüdyolar için film çekmeye başladığında, sinema sektörü tarihinde nadir görülen bir özgürlüğe sahipti.<br />
<br />
<br />
<br />
Henüz kariyerinin başlarındayken onunla röportaj yapan sezgileri kuvvetli gazeteciler, kubrick’in orson welles’den bu yana gördüğü, hayal gücünü kameraya yansıtma konusundaki en başarılı yönetmen olacağını söylüyorlardı. Belki de orson welles’in sık sık tekrarladığı, “genç kuşak içinde kubrick bir dev gibi karşıma çıkıyor” gözlemini dile getirmekteydiler.<br />
<br />
<br />
<br />
Yaratıcılığıyla beraber her filmde farklı bir şeyler deneme dürtüsü de kendisini diğerlerinden farklı kılabilmişti. Yani kendisinin filmlerine baktığınızda devam niteliğinde olmasını geçtim  az  biraz ilişkilendirebileceğiniz iki filmi yok. Filmleri ise şunlar: "fear and desire", "killer’s kiss", "the killing", "paths of glory", "spartacus", "lolita", "dr. strangelove or: how I learned to stop worrying and love the bomb", "2001: a space odyssey", "a clockwork orange", "barry lyndon", "the shining", "full metal jacket"  ve son filmi "eyes wide shut". Bu filmlerden "2001" ve "a clock work orange"a değinmiştik. "Dr. strangelove"a da ileride değinebiliriz. Dediğimiz gibi çoğu yönetmenin aksine bir alanda film çekme çabasından yoksun olan kubrick aklına ne gelirse, o ara hangi kitabı okuyup etkilendiyse filme çekmiş. Ama artık devir, onun devri değil. Şu dönemde sinemalarda onun yaptığı bir film fazla izlenmez. Kurtlu vampirli bir kült yapsa belki izlenebilirdi.<br />
<br />
<br />
<br />
Kubrick’in kariyeri boyunca dile getirdiği görüşlerdeki tutarlılık açıkça gözlemlenebiliyor. Yıllar içinde onlarca farklı gazetecinin filme çekeceği eseri nasıl seçtiği konusundaki sorularına verdiği cevap hep aynı oldu. Filmini çekeceği bir eser bulmak için oburcasına okuyor, hayal gücünü etkileyecek bir hikaye bulana kadar dek durmak bilmiyordu. Bu yüzden, tuhaf olaylarla ilgili bir eser ararken, onlarca korku romanını dikkatle okumuş, onu memnun etmeyenleri çalışma duvarına fırlatıp atmıştı. Ama hikayeyi sevince de acımayıp defalarca o kitabı okuyor, sağ ise yazarıyla temasa geçiyor ve senaryo hazırlıklarına başlıyordu. Bunun en güzel örneklerine "shining", "a clockwork orange" ve "2001: a space odyssey"de şahit olduk.<br />
<br />
<br />
<br />
Kubrick, gerçek bağımsızlığın ancak yönetmenin büyük stüdyolardan mümkün olduğunca uzak durmasıyla elde edilebileceğini söylüyor. Bu sözleriyle yönetmenin, para istemek amacıyla büyük stüdyolardan birine gittiğinde elinde tamamlanmış bir senaryo, mümkünse seçilmiş ve sözleşmeleri imzalanmış oyuncular olması gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Elinizde bundan azı olduğunda bir sürü müdahalenin ve kontrol kaybının yolunun açılacağı muhakkaktır. Yönetmenin elinde en az bir tanınmış yıldız olmalıdır ve diğer muhtemel oyuncuların listesini de kısa tutmalıdır; kubrick, “on beş erkek ve sadece yedi kadın” demişti. “bu şunu anlatır”, diye de özetliyordu, “senaryo bitene, bir yıldız oyuncu bulana ve düzgün bir sözleşme imzalanana kadar bağımsız kalmayı talep ediyorsunuz”. (kubrick, düzgün diyerek yönetmenin kontrolünün sözde kalmayacağı bir sözleşmeden bahsediyor)<br />
<br />
<br />
<br />
Kubrick, günümüz Hollywood yönetmenleri arasında malzemesiyle en iç içe olan yönetmenlerden biri. Bütün filmlerinde senaryonun ya baş ya da tek yazarı  (paths of glory filminin orijinal taslakları ona ait , sadece calder willingham bunların üzerinde çalışmış) ve filme çektiği malzemesinin ana kurgusunu ya kendisi yapıyor ya da kurguyu yönetiyor. "Killer’s kiss" filmini hem yönetti hem de görüntü yönetmenliğini yaptı. "Paths of glory" filminde saldırı sahnelerinden birinde kameramanlığı üstlendi. Bu yüzden, filmlerinin taşıdığı o güçlü bütünlük ve samimiyet duygusu hiç şaşırtıcı değil. Elbette bütün kontrolün tek bir kişinin elinde olması böyle bir sonuç alınmasını temin edemez, kişi tereddüt içinde de olabilir. Fakat kurulların hazırladığı filmlerde bu duygular çok nadiren yakalanır.<br />
<br />
<br />
<br />
Kubrick’in filmlerinde alışılmadık bir entelektüel hava sezilir; fakat bu kasti bir unsur olmaktan ziyade kubrick’in tarzının bir ürünüdür. Kubrick elbette, filmlerin herhangi bir konuya katı bir ifade anlatması noktasında bir entelektüellik taşımasını istemiyor. “örneğin , "paths of glory"nin felsefi anlamını sözcüklerle özetleyemem. Filmin amacı izleyiciyi bir deneyimin içine çekmek. Film insan duygularını ve tecrübenin parçalanmasını anlatıyor. Bu yüzden, filmin anlamını sözcüklerle anlatmaya çalışmak yanıltıcı olur.” Bu açıklamanın benzerlerini ve “filmde ne anlamalıyız” tarzı sorulara,  daha katı ifadeli cümleleri  (diğer filmleri için de) söylediğini biliyoruz. "2001 : a space odyssey" bunun en güzel örneğidir.<br />
<br />
<br />
<br />
Kubrick’in bir başka önemli özelliği de satranç oynama hevesi. Çoğu film çekimlerinde oyuncuları çileden çıkartırcasına sabahlara kadar satranç oynadığı, oynattırdığı söyleniyor. Ve bu hastalığı sinemaya girmeden önce olan bir alışkanlığı. Kubrick o dönemlerde Washington square‘de para karşılığında satranç oynayarak kendine küçük bir kazanç sağlamaya çalışıyormuş. Altıncı caddedeki altıncı sokakta oturuyor ve güzel günlerde macdougal ile west fourth sokaklarının yakınındaki beton satranç masalarından birinde yerini alıyormuş. Akşam olduğunda sokak lambalarının birinin yanındaki masalara geçermiş. Tıpkı kubrick gibi oraya her gün gelen ve on iki saat boyunca satranç tahtasının başında oturup sadece yemek yemek için ara veren yaklaşık on müdavim varmış. Kubrick kendini güçlü rakiplerin arasında görüyormuş. Etrafta çaylak ya da yarı çaylak olmadığında, müdavimler para karşılığında birbirleriyle oynuyorlar ve birbirlerinin yeteneklerindeki eksiklikleri ortaya çıkarmak için türlü numaralara meylediyorlarmış. En iyi oyuncu, arthur feldman, kubrick’e bir piyon vermiş ve kubrick’in hatırladığı kadarıyla onun parasını alamamış. Müdavimler Usta’yı yarı çaylak olarak görüyorlarmış; parlak fakat değersiz, daha düşük seviyeli çaylakları tuzağa düşürüp, mümkün olan en hızlı şekilde kazanmayı ve parasını alıp bir sonraki müşteriye yönelmesini garanti altına alan numaralarla dolu oyunlar oynuyormuş.<br />
<br />
<br />
<br />
O günlerde, kubrick’in satranç oyunculuğu mesleği, şimdiki işi olan film yapımı gibiymiş. Nitekim kubrick, yirmi yedi yaşındayken, look dergisinde dört yıllık kadrolu fotoğrafçılık, hemen ardından beş yıllık yönetmenlik kariyerini arkasına almış durumdaydı; iki kısa, iki de uzun film çekmişti: "fear and desire" (1953)  ve "killer’s kiss" (1955). Bütün sosyolojik etkenler, kubrick’in sinema sektörüne asla adım atmaması gerektiğini gösteriyor. Ataları Avusturya–Macaristan’a dayanan, amerikan yahudi bir aileden geliyor. Babası ise doktor. Kubrick, Bronx’un rahat orta sınıf çevresinde büyümüş. Eğer her şey yolunda gitseydi, kubrick doktor ya da fizikçi olurdu; okulda az da olsa ilgi gösterdiği tek ders fizikmiş. Taft high school’da dört istikrarsız yılın ardından, üniversitelerin yurda dönen askerlerle dolduğu 1954 yılında düşük not ortalamasıyla mezun olmuş. Böyle bir karneyle abd’de hiçbir üniversite onun başvurusunu dikkate bile almazdı. Her şey bir yana, kubrick bir yıl ingilizce’den kalmıştı ve dersi yaz okulunda vermişti. Kubrick lisedeki İngilizce derslerini, kitabın arkasına saklanmış otururken, öğretmenin “bay Kubrick, silas marner kapıdan çıkınca ne gördü?” diye sorduğu ve ardından kubrick’in silas maner’i ya da başka herhangi bir kitabı okumamış olmasından dolayı uzun sessizliklerin geldiği dersler olarak hatırlıyor. Belki de bu günlerin intikamını almak adına ilk yönetmen olduğu andan itibaren delicesine her türden kitabı okumaya başlayacaktı. Büyük ihtimal sevdiği işi yapmanın verdiği bir azimdi bu.<br />
<br />
<br />
<br />
Kubrick on iki yaşındayken, babası ona satranç oynamayı öğretmiş. On üç yaşındayken de kendisi fotoğraf makinelerine çok düşkün olduğundan oğluna ilk fotoğraf makinesini hediye etmiş. Kubrick, o sırada caz davulcusu olmayı hayal ediyor ve bu teknikleri ciddi şekilde çalışıyormuş, fakat kısa süre sonra fotoğrafçı olmak istediğine karar verip, ders çalışmak yerine fotoğrafçı olmak üzere kendi kendini eğitmeye başlamış. Liseden mezun olduğunda look dergisine iki fotoroman satmış durumdaydı; bunlardan birisi, ironik şekilde, taft’da İngilizce öğretmeni olan ve sınıfta oyunları canlandırarak kubrick’in şekspire ilgi duymasını sağlayan aaron traister’le ilgiliymiş. Kubrick liseyi bitirdikten sonra city college’da akşam okuluna kaydolmuş, doğrusunu isterseniz, B ortalama yapıp örgün üniversite derslerine geçiş yapmak istiyormuş, fakat henüz derslere gitmeye başlamadan yeni, ilginç fotoğraflarla look’un kapısını çalmış. Kubrick’in akademik sorunlarını duyan derginin fotoğraf editörü Helen o’brian, ona look’da stajyer fotoğrafçı olarak işe başlamasını önermiş. Derken oradan da sinemaya merak sarmış ve kendisini büyük riske atarak tüm farklı iş tekliflerini reddetmiş.<br />
<br />
<br />
<br />
"Killer’s kiss"in eş yapımcısı, bronx’da bir eczane sahibi olan Kubrick’in akrabası, morris bousel’miş. 1955 yılında gösterime giren bu film de herhangi bir kazanç getirmemiş, beş parasız ve bousel’e borçlu olan kubrick bir çeyrek karşılığında satranç oynamak üzere Washington square’e geri dönmüş. Sonrasında o günleri hoş bir anı olarak hatırlayan kubrick filmlerinde artık hatırı sayılır paralar kazanabilmişti tabi satranç da onun hiç bırakmadığı eski bir dostu. O eski sokak satrancı oynayan arkadaşlarıyla görüşmüş mü bilmiyoruz belki bir kaçını filmlerde oynatmıştır. <br />
<br />
<br />
<br />
Peki bu çok tartışılan adamın inançları neyle alakalıydı? Bazı filmlerine özellikle son filmi olan "eyes wide shut"a pek çok komplo teorisi yazıldı. Şu da bir gerçek ki kendisini bir sınıfa soktuktan sonra filmi izleyince illaki ilişki kurulabilecek malzemeler çıkıyor, ama kendisinin evrim teorisini desteklediği ve tek tanrı inancına sahip biri olmadığını biliyoruz. "2001" filminin felsefi yönüne dair bir soruya (2001 dini bir film miydi?) şöyle cevap veriyordu: “2001’in merkezinde tanrı kavramının olduğunu söyleyebilirim; ama bu, tanrı’nın geleneksel, insan biçimindeki imgesi değil. Ben dünyadaki hiçbir tektanrılı dine inanmıyorum…” kendisiyle ilgili özellikle inanışları ve filmlerinde vermek istediği gizli mesajlarla ilgili pek çok farklı teori mevcut. Bu teorilerden bazıları gerçek de olabilir ama bana göre kendisi ateist olmasından öte başka mistik topluluklara üye veya hizmetli olduğunu düşünmediğim bir şahıs, oladabilir çok daha önemli hadise değil. Daha önce de dediğimiz gibi bizden sonrası onun ve benzerlerinin filmlerini izlemeyecek, izlese de sıkılacak.<br />
<br />
<br />
<br />
Filmlerinin izlenmesi demişken, bazı insanların stanley'e taparcasına yaklaşmaları gerçekten güldürücü. Kendisi disiplinli ve azimli olmasının yanı sıra geniş hayal dünyası olan bir adam ayrıca filmleri bir kere izlendikten sonra bir daha izlemeyi gerektirmeyecek kadar sıkıcı olabiliyor. Ayrıca bazı insanların onun filmleri hakkında eminim ki kubrick'e sorsalar dahi höt diyeceği derecede felsefe yapmaları da hem komik hem de küçük düşürücü. Bana göre birisinin en sevdiği fimleri arasında kubrick’in filmlerinden biri varsa o arkadaş bir ihtimal yalan söylüyor olabilir. Çünkü bir kişinin yaşamını, hayat felsefesini, arkadaşlıklarını  ve hedeflerini bilmeden o kişinin yapıtlarını sevmenin bir faydası olmadığını düşünüyorum.<br />
<br />
<br />
Stanley Kubrick'in filmlerinin afişleri(zincirleme isim tamlaması)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Stanley Kubrick Kimdir?<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Bu yazımızda en başarılı ve özgün yönetmenlerden olan (ki kendisi "a man for all seasons" film eleştirimizde bahsettiğim üzere favorilerimden biridir) Stanley Kubrick hakkında bazı az bilinen gerçekleri anlatmaya çalışacağız. Kendisini hiç filmlerden anlamayanlar bile bilir ve onun filmlerini iyi film referansı olarak kullanır ama anlaşılamama sıkıntısından hiç kurtulamamıştır kendisi. Sürekli yeni teknolojiler ve fikirler deneyen kubrick, yaptığı her yeni filmde izleyicisini şaşırtabilmiştir. Ama artık onun zamanı, daha doğrusu kült film yapanların zamanı doldu. Zamane insanının izlediklerine bakacak olursak bunu net olarak anlayabiliriz. Zaten milenyumdan sonra da elle tutulur bir kült film göremedik.<br />
<br />
<br />
<br />
1928 yılında Bronx’da doğan Kubrick’i, hobi olarak natürmort fotoğrafla tanıştıran, doktorluk yapan babasıydı. Taft High School’da sınıf fotoğrafçısı olarak genç yaşta göze batmaya başlamıştı. 68 not ortalamasıyla mezun olduğu için, yurda dönen askerlerle yarışamadı ve üniversiteye giremedi. Look dergisi, kendi deyimiyle ona acıdığı için Kubrick’i fotoğrafçı olarak işe aldı. Kubrick sinema dünyasına iki belgesel filmle adım attı. Yirmi beş yaşındayken ilk uzun filmi olan “fear and desire” ı yaptı. Film 9 bin dolar, artı 30 bin dolara mal oldu, çünkü kubrick müziği nasıl halledeceğini bilmiyordu. İlk dört uzun filminden hiç para kazanamadı. Kimi hayranlarının hala kubrick’in en iyi filmleri olarak kabul ettiği “the killing” ve “paths of glory”den de tek kuruş kazanamamıştı.<br />
<br />
<br />
<br />
Kubrick’in sevmediği tek filmi "Spartacus" idi. Bu filmi devraldığını söylüyor. Yönettiği diğer bütün filmleri, mevcut standartlarının belirlenmiş sınırları içinde kendine uydurmayı başardı. Keşke "lolita" biraz daha erotik olsaydı diyor mesela. Filmlerinin algılama ve sonlandırma arasındaki zaman 3-5 yılı buluyor. Bu kısmen, Kubrick’in filmin bütün sanatsal ve finansal bağlantılarıyla bizzat kendisinin ilgilenmek istemesinden kaynaklanıyor. Kubrick de Fellini gibi filmlerinin tek sorumlusu ve yöneticisi olmak istemişti. Onun kadar beceremese de yine de kendi hayallerini (yapmak isteyip de yapamadığı bir iki film haricinde) gerçekleştirmeyi başarabildi.<br />
<br />
<br />
<br />
Amerikan sinema endüstrisinin stüdyo sisteminde çok az film yönetmeni, stanley kubrick’in elde ettiği özgürlükle çalışma fırsatına sahip oldu. Kubrick zaman içinde film yapımcısı olarak uluslararası bir öneme sahip olurken, filmlerinde ön planlama ve senaryo yazımı aşamasından post-prodüksiyona kadar her şeyi kendisi yöneterek, filmlerinin bütün sanatsal denetimini elinde tuttu. Kubrick, büyük stüdyoların ona tanıdığı geniş sanatsal özgürlüğü rahatça kullanabiliyordu, çünkü mesleğini sıfırdan öğrenmişti. Film çekme tekniklerini kendi kendine öğrendi, bir film stüdyosunda çıraklık ya da daha alt düzeyde işler yapmadı ve bu konuda film yönetmenleri arasında neredeyse bir benzeri daha yok. Büyük stüdyolar için film çekmeye başladığında, sinema sektörü tarihinde nadir görülen bir özgürlüğe sahipti.<br />
<br />
<br />
<br />
Henüz kariyerinin başlarındayken onunla röportaj yapan sezgileri kuvvetli gazeteciler, kubrick’in orson welles’den bu yana gördüğü, hayal gücünü kameraya yansıtma konusundaki en başarılı yönetmen olacağını söylüyorlardı. Belki de orson welles’in sık sık tekrarladığı, “genç kuşak içinde kubrick bir dev gibi karşıma çıkıyor” gözlemini dile getirmekteydiler.<br />
<br />
<br />
<br />
Yaratıcılığıyla beraber her filmde farklı bir şeyler deneme dürtüsü de kendisini diğerlerinden farklı kılabilmişti. Yani kendisinin filmlerine baktığınızda devam niteliğinde olmasını geçtim  az  biraz ilişkilendirebileceğiniz iki filmi yok. Filmleri ise şunlar: "fear and desire", "killer’s kiss", "the killing", "paths of glory", "spartacus", "lolita", "dr. strangelove or: how I learned to stop worrying and love the bomb", "2001: a space odyssey", "a clockwork orange", "barry lyndon", "the shining", "full metal jacket"  ve son filmi "eyes wide shut". Bu filmlerden "2001" ve "a clock work orange"a değinmiştik. "Dr. strangelove"a da ileride değinebiliriz. Dediğimiz gibi çoğu yönetmenin aksine bir alanda film çekme çabasından yoksun olan kubrick aklına ne gelirse, o ara hangi kitabı okuyup etkilendiyse filme çekmiş. Ama artık devir, onun devri değil. Şu dönemde sinemalarda onun yaptığı bir film fazla izlenmez. Kurtlu vampirli bir kült yapsa belki izlenebilirdi.<br />
<br />
<br />
<br />
Kubrick’in kariyeri boyunca dile getirdiği görüşlerdeki tutarlılık açıkça gözlemlenebiliyor. Yıllar içinde onlarca farklı gazetecinin filme çekeceği eseri nasıl seçtiği konusundaki sorularına verdiği cevap hep aynı oldu. Filmini çekeceği bir eser bulmak için oburcasına okuyor, hayal gücünü etkileyecek bir hikaye bulana kadar dek durmak bilmiyordu. Bu yüzden, tuhaf olaylarla ilgili bir eser ararken, onlarca korku romanını dikkatle okumuş, onu memnun etmeyenleri çalışma duvarına fırlatıp atmıştı. Ama hikayeyi sevince de acımayıp defalarca o kitabı okuyor, sağ ise yazarıyla temasa geçiyor ve senaryo hazırlıklarına başlıyordu. Bunun en güzel örneklerine "shining", "a clockwork orange" ve "2001: a space odyssey"de şahit olduk.<br />
<br />
<br />
<br />
Kubrick, gerçek bağımsızlığın ancak yönetmenin büyük stüdyolardan mümkün olduğunca uzak durmasıyla elde edilebileceğini söylüyor. Bu sözleriyle yönetmenin, para istemek amacıyla büyük stüdyolardan birine gittiğinde elinde tamamlanmış bir senaryo, mümkünse seçilmiş ve sözleşmeleri imzalanmış oyuncular olması gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Elinizde bundan azı olduğunda bir sürü müdahalenin ve kontrol kaybının yolunun açılacağı muhakkaktır. Yönetmenin elinde en az bir tanınmış yıldız olmalıdır ve diğer muhtemel oyuncuların listesini de kısa tutmalıdır; kubrick, “on beş erkek ve sadece yedi kadın” demişti. “bu şunu anlatır”, diye de özetliyordu, “senaryo bitene, bir yıldız oyuncu bulana ve düzgün bir sözleşme imzalanana kadar bağımsız kalmayı talep ediyorsunuz”. (kubrick, düzgün diyerek yönetmenin kontrolünün sözde kalmayacağı bir sözleşmeden bahsediyor)<br />
<br />
<br />
<br />
Kubrick, günümüz Hollywood yönetmenleri arasında malzemesiyle en iç içe olan yönetmenlerden biri. Bütün filmlerinde senaryonun ya baş ya da tek yazarı  (paths of glory filminin orijinal taslakları ona ait , sadece calder willingham bunların üzerinde çalışmış) ve filme çektiği malzemesinin ana kurgusunu ya kendisi yapıyor ya da kurguyu yönetiyor. "Killer’s kiss" filmini hem yönetti hem de görüntü yönetmenliğini yaptı. "Paths of glory" filminde saldırı sahnelerinden birinde kameramanlığı üstlendi. Bu yüzden, filmlerinin taşıdığı o güçlü bütünlük ve samimiyet duygusu hiç şaşırtıcı değil. Elbette bütün kontrolün tek bir kişinin elinde olması böyle bir sonuç alınmasını temin edemez, kişi tereddüt içinde de olabilir. Fakat kurulların hazırladığı filmlerde bu duygular çok nadiren yakalanır.<br />
<br />
<br />
<br />
Kubrick’in filmlerinde alışılmadık bir entelektüel hava sezilir; fakat bu kasti bir unsur olmaktan ziyade kubrick’in tarzının bir ürünüdür. Kubrick elbette, filmlerin herhangi bir konuya katı bir ifade anlatması noktasında bir entelektüellik taşımasını istemiyor. “örneğin , "paths of glory"nin felsefi anlamını sözcüklerle özetleyemem. Filmin amacı izleyiciyi bir deneyimin içine çekmek. Film insan duygularını ve tecrübenin parçalanmasını anlatıyor. Bu yüzden, filmin anlamını sözcüklerle anlatmaya çalışmak yanıltıcı olur.” Bu açıklamanın benzerlerini ve “filmde ne anlamalıyız” tarzı sorulara,  daha katı ifadeli cümleleri  (diğer filmleri için de) söylediğini biliyoruz. "2001 : a space odyssey" bunun en güzel örneğidir.<br />
<br />
<br />
<br />
Kubrick’in bir başka önemli özelliği de satranç oynama hevesi. Çoğu film çekimlerinde oyuncuları çileden çıkartırcasına sabahlara kadar satranç oynadığı, oynattırdığı söyleniyor. Ve bu hastalığı sinemaya girmeden önce olan bir alışkanlığı. Kubrick o dönemlerde Washington square‘de para karşılığında satranç oynayarak kendine küçük bir kazanç sağlamaya çalışıyormuş. Altıncı caddedeki altıncı sokakta oturuyor ve güzel günlerde macdougal ile west fourth sokaklarının yakınındaki beton satranç masalarından birinde yerini alıyormuş. Akşam olduğunda sokak lambalarının birinin yanındaki masalara geçermiş. Tıpkı kubrick gibi oraya her gün gelen ve on iki saat boyunca satranç tahtasının başında oturup sadece yemek yemek için ara veren yaklaşık on müdavim varmış. Kubrick kendini güçlü rakiplerin arasında görüyormuş. Etrafta çaylak ya da yarı çaylak olmadığında, müdavimler para karşılığında birbirleriyle oynuyorlar ve birbirlerinin yeteneklerindeki eksiklikleri ortaya çıkarmak için türlü numaralara meylediyorlarmış. En iyi oyuncu, arthur feldman, kubrick’e bir piyon vermiş ve kubrick’in hatırladığı kadarıyla onun parasını alamamış. Müdavimler Usta’yı yarı çaylak olarak görüyorlarmış; parlak fakat değersiz, daha düşük seviyeli çaylakları tuzağa düşürüp, mümkün olan en hızlı şekilde kazanmayı ve parasını alıp bir sonraki müşteriye yönelmesini garanti altına alan numaralarla dolu oyunlar oynuyormuş.<br />
<br />
<br />
<br />
O günlerde, kubrick’in satranç oyunculuğu mesleği, şimdiki işi olan film yapımı gibiymiş. Nitekim kubrick, yirmi yedi yaşındayken, look dergisinde dört yıllık kadrolu fotoğrafçılık, hemen ardından beş yıllık yönetmenlik kariyerini arkasına almış durumdaydı; iki kısa, iki de uzun film çekmişti: "fear and desire" (1953)  ve "killer’s kiss" (1955). Bütün sosyolojik etkenler, kubrick’in sinema sektörüne asla adım atmaması gerektiğini gösteriyor. Ataları Avusturya–Macaristan’a dayanan, amerikan yahudi bir aileden geliyor. Babası ise doktor. Kubrick, Bronx’un rahat orta sınıf çevresinde büyümüş. Eğer her şey yolunda gitseydi, kubrick doktor ya da fizikçi olurdu; okulda az da olsa ilgi gösterdiği tek ders fizikmiş. Taft high school’da dört istikrarsız yılın ardından, üniversitelerin yurda dönen askerlerle dolduğu 1954 yılında düşük not ortalamasıyla mezun olmuş. Böyle bir karneyle abd’de hiçbir üniversite onun başvurusunu dikkate bile almazdı. Her şey bir yana, kubrick bir yıl ingilizce’den kalmıştı ve dersi yaz okulunda vermişti. Kubrick lisedeki İngilizce derslerini, kitabın arkasına saklanmış otururken, öğretmenin “bay Kubrick, silas marner kapıdan çıkınca ne gördü?” diye sorduğu ve ardından kubrick’in silas maner’i ya da başka herhangi bir kitabı okumamış olmasından dolayı uzun sessizliklerin geldiği dersler olarak hatırlıyor. Belki de bu günlerin intikamını almak adına ilk yönetmen olduğu andan itibaren delicesine her türden kitabı okumaya başlayacaktı. Büyük ihtimal sevdiği işi yapmanın verdiği bir azimdi bu.<br />
<br />
<br />
<br />
Kubrick on iki yaşındayken, babası ona satranç oynamayı öğretmiş. On üç yaşındayken de kendisi fotoğraf makinelerine çok düşkün olduğundan oğluna ilk fotoğraf makinesini hediye etmiş. Kubrick, o sırada caz davulcusu olmayı hayal ediyor ve bu teknikleri ciddi şekilde çalışıyormuş, fakat kısa süre sonra fotoğrafçı olmak istediğine karar verip, ders çalışmak yerine fotoğrafçı olmak üzere kendi kendini eğitmeye başlamış. Liseden mezun olduğunda look dergisine iki fotoroman satmış durumdaydı; bunlardan birisi, ironik şekilde, taft’da İngilizce öğretmeni olan ve sınıfta oyunları canlandırarak kubrick’in şekspire ilgi duymasını sağlayan aaron traister’le ilgiliymiş. Kubrick liseyi bitirdikten sonra city college’da akşam okuluna kaydolmuş, doğrusunu isterseniz, B ortalama yapıp örgün üniversite derslerine geçiş yapmak istiyormuş, fakat henüz derslere gitmeye başlamadan yeni, ilginç fotoğraflarla look’un kapısını çalmış. Kubrick’in akademik sorunlarını duyan derginin fotoğraf editörü Helen o’brian, ona look’da stajyer fotoğrafçı olarak işe başlamasını önermiş. Derken oradan da sinemaya merak sarmış ve kendisini büyük riske atarak tüm farklı iş tekliflerini reddetmiş.<br />
<br />
<br />
<br />
"Killer’s kiss"in eş yapımcısı, bronx’da bir eczane sahibi olan Kubrick’in akrabası, morris bousel’miş. 1955 yılında gösterime giren bu film de herhangi bir kazanç getirmemiş, beş parasız ve bousel’e borçlu olan kubrick bir çeyrek karşılığında satranç oynamak üzere Washington square’e geri dönmüş. Sonrasında o günleri hoş bir anı olarak hatırlayan kubrick filmlerinde artık hatırı sayılır paralar kazanabilmişti tabi satranç da onun hiç bırakmadığı eski bir dostu. O eski sokak satrancı oynayan arkadaşlarıyla görüşmüş mü bilmiyoruz belki bir kaçını filmlerde oynatmıştır. <br />
<br />
<br />
<br />
Peki bu çok tartışılan adamın inançları neyle alakalıydı? Bazı filmlerine özellikle son filmi olan "eyes wide shut"a pek çok komplo teorisi yazıldı. Şu da bir gerçek ki kendisini bir sınıfa soktuktan sonra filmi izleyince illaki ilişki kurulabilecek malzemeler çıkıyor, ama kendisinin evrim teorisini desteklediği ve tek tanrı inancına sahip biri olmadığını biliyoruz. "2001" filminin felsefi yönüne dair bir soruya (2001 dini bir film miydi?) şöyle cevap veriyordu: “2001’in merkezinde tanrı kavramının olduğunu söyleyebilirim; ama bu, tanrı’nın geleneksel, insan biçimindeki imgesi değil. Ben dünyadaki hiçbir tektanrılı dine inanmıyorum…” kendisiyle ilgili özellikle inanışları ve filmlerinde vermek istediği gizli mesajlarla ilgili pek çok farklı teori mevcut. Bu teorilerden bazıları gerçek de olabilir ama bana göre kendisi ateist olmasından öte başka mistik topluluklara üye veya hizmetli olduğunu düşünmediğim bir şahıs, oladabilir çok daha önemli hadise değil. Daha önce de dediğimiz gibi bizden sonrası onun ve benzerlerinin filmlerini izlemeyecek, izlese de sıkılacak.<br />
<br />
<br />
<br />
Filmlerinin izlenmesi demişken, bazı insanların stanley'e taparcasına yaklaşmaları gerçekten güldürücü. Kendisi disiplinli ve azimli olmasının yanı sıra geniş hayal dünyası olan bir adam ayrıca filmleri bir kere izlendikten sonra bir daha izlemeyi gerektirmeyecek kadar sıkıcı olabiliyor. Ayrıca bazı insanların onun filmleri hakkında eminim ki kubrick'e sorsalar dahi höt diyeceği derecede felsefe yapmaları da hem komik hem de küçük düşürücü. Bana göre birisinin en sevdiği fimleri arasında kubrick’in filmlerinden biri varsa o arkadaş bir ihtimal yalan söylüyor olabilir. Çünkü bir kişinin yaşamını, hayat felsefesini, arkadaşlıklarını  ve hedeflerini bilmeden o kişinin yapıtlarını sevmenin bir faydası olmadığını düşünüyorum.<br />
<br />
<br />
Stanley Kubrick'in filmlerinin afişleri(zincirleme isim tamlaması)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[George Bernard Shaw Doğdu]]></title>
			<link>https://forumistan.net/konu-george-bernard-shaw-dogdu.html</link>
			<pubDate>Fri, 26 Jul 2024 13:14:09 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forumistan.net/member.php?action=profile&uid=1">forumistan</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forumistan.net/konu-george-bernard-shaw-dogdu.html</guid>
			<description><![CDATA[George Bernard Shaw<br />
George Bernard Shaw'un hayat hikâyesi, düşünce yapısı, karizması, yakıp yıkan aforizmaları beni her zaman etkilemiştir. Hani bazı insanlar vardır ya okula gitmenin gereksiz olduğuna inanan, bu adam da öyle işte. Yaşamı boyunca her fırsatta okul eğitiminin hayat okulunda alınacak eğitimden sıradan olduğunu savunmuştur Bernard Shaw. Aslına bakılırsa haklıdır da. Tabii ki okul yaşantısı boyunca alınacak olan pratik bilgiler son derece mühimdir, lâkin yaşamın kendisini bireye tecrübe ettirdiği anlar vardır ki hiçbir kalıplaşmış okul bilgisi bunu size veremez. Çevremize baktığımızda da bu böyledir. Çok uzaklarda aramaya gerek yok. Dünyada belli bir yere gelmiş, ölümlerinin ardından çok uzun yıllar geçmesine rağmen geride bıraktıkları sayesinde gelecekte de hatırlanma onuruna nail olmul kişilerin biyografisine üstünkörü bir bakış atmak yeterli olacaktır bunun için. Ne için yeterli olacaktır? Bu önemli şahısların büyük çoğunluğunun geldikleri noktaya okul eğitimi olmadan geldiklerine tanıklık etmeye elbette ki.<br />
Bernard Shaw ciddi ve başarılı görünmenin anahtarı olarak hiç tebessüm etmemeyi ya da espri yapmamayı görenlerden değildir. Aksine kendisi ciddi görünümüne karşın son derece gülümser bir kişiliktir. Onun zekâsını var eden de zaten budur. Sözünü ettiğim ünlü düşünür 26 Temmuz 1856'da Dublin'de, evin üç çocuğunun en küçüğü olarak dünyaya gelir. Kendisinden büyük iki kız kardeşi vardır. Üç kardeş çocuk yıllarının büyük bölümünü anne ve babalarının şiddetli kavgalarına tanıklık ederek geçirirler. Bu durum en sonunda öyle bir noktaya gelir ki anneleri başka bir adamla birlikte Londra'ya gider.<br />
Kendisinden büyük olan iki kız kardeşi anneleri ile birlikte giderken küçük Bernard babası ile kalmayı seçer. Babası tarafından okula gitmesi için zorlansa da gittiği hiçbir okulda tutunamaz. En nihayetinde de okulu bırakıp bir emlakçının yanında çalışmaya başlar. Tam da o noktada farkına varır iş hayatının kendisine göre olduğunun. 1876 yılına gelindiğinde ise kız kardeşlerinden biri hayatını kaybeder. Böylece Bernard Shaw Londra'ya annesinin yanına gitmek zorunda kalır. İngiltere'deyken ailesinin kendisine verdiği düşük haftalığı kütüphanelerde harcamaya karar verir. Anlaşılacağı üzere kendi eğitimini kendisi verir. Aynı zaman zarfında Vandeleur Lee takma adı altında müzik eleştirileri yapmaya başlar. Daha sonra bu yazılarını derleyerek Toyluk isimli kitabını tamamlar. Ancak aksilikler peşini bırakmaz ve kitabı yayınlatamaz.<br />
1884 yılına gelindiğinde Bernard Shaw sosyal ve siyasal görüşünü de Fabian Derneği'ne girerek belli eder. Bu derneğin üyeleri sosyalizmi savundukları gibi Marksist devrimi olduğu gibi reddediyorlardı. Toplumun bir günde değiştirilemeyeceğini, işçilerin başlarındakileri devirseler bile toplumun bunu idrak etmesinin zaman alacağını belirtiyorlardı. Bu yüzden tek ihtiyaçları olan şey zamanın kendisiydi.<br />
1891 yılında İbsen'ciliğin Özü adlı eserini piyasaya sürdü. Aynı yıl Dul Erkeklerin Evleri adlı tiyatro oyununu tamamladı. 1924 yılında ise kendisine açık bir şekilde sosyalizmi anlatması için mektup yollayan bir kadın için Akıllı Kadının Kapitalizm ve Sosyalizm Rehberi isimli eserini yayınladı. Bu eserin hazırlanması 3 sene sürdü. Yani 1924 yılında almış olduğu mektup kendisini o kadına borçlu hissettirmiş olacak ki 3 yılın sonunda 1927'de bu eseri tamamladı ve özellikle İngiltere'de büyük beğeni topladı. Öyle ki birçokları tarafından İncil'den sonraki en önemli eser olarak nitelendirildi.<br />
Bu eseri kaleme aldığı yıllarda kendisini onore edecek büyük ödüller peş peşe gelmeye başlamıştı. 1925 senesinde Nobel Edebiyat Ödülü'nü kucakladıktan sonra 1938'de sinemaya uyarlanan eseri Pygmalion ile de Oscar'a uzanarak bu bakımdan ilk ve tek oldu.<br />
Tüm bunların dışında George Bernard Shaw benim ve birçoklarının gönlünde olağanüstü aforizmaları ve hazırcevaplığı ile taht kurmuştur. Bunu belirtip de örnek vermemek olmaz tabii. Mesela kendisi büyük bir savaş karşıtıydı. Bunu da "Kahramanca can vermek, yeteneksiz kişilerin ünlü olabildikleri tek yoldur" diyerek özetliyordu. Yine Winston Churchill ile aralarının limoni olduğu bilinir herkes tarafından. Rivayet odur ki bir oyununun galası için Churchill'e gönderdiği davetiyeye "Davetiye iki kişiliktir. Bir dostunuzu alıp gelebilirsiniz, tabii varsa" diye eklemekten geri kalmamıştır. Gerçi sonra cevabını yine bir mektupla almıştır: "Galaya değil ama ikinci oyuna gelebilirim, tabii sahnelenirse".<br />
George Bernard Shaw 1 Kasım 1950 tarihinde hayata gözlerini yumar. Geride ise birçok değerli eser ve gülücükler saçan bir zekâ bıraktı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[George Bernard Shaw<br />
George Bernard Shaw'un hayat hikâyesi, düşünce yapısı, karizması, yakıp yıkan aforizmaları beni her zaman etkilemiştir. Hani bazı insanlar vardır ya okula gitmenin gereksiz olduğuna inanan, bu adam da öyle işte. Yaşamı boyunca her fırsatta okul eğitiminin hayat okulunda alınacak eğitimden sıradan olduğunu savunmuştur Bernard Shaw. Aslına bakılırsa haklıdır da. Tabii ki okul yaşantısı boyunca alınacak olan pratik bilgiler son derece mühimdir, lâkin yaşamın kendisini bireye tecrübe ettirdiği anlar vardır ki hiçbir kalıplaşmış okul bilgisi bunu size veremez. Çevremize baktığımızda da bu böyledir. Çok uzaklarda aramaya gerek yok. Dünyada belli bir yere gelmiş, ölümlerinin ardından çok uzun yıllar geçmesine rağmen geride bıraktıkları sayesinde gelecekte de hatırlanma onuruna nail olmul kişilerin biyografisine üstünkörü bir bakış atmak yeterli olacaktır bunun için. Ne için yeterli olacaktır? Bu önemli şahısların büyük çoğunluğunun geldikleri noktaya okul eğitimi olmadan geldiklerine tanıklık etmeye elbette ki.<br />
Bernard Shaw ciddi ve başarılı görünmenin anahtarı olarak hiç tebessüm etmemeyi ya da espri yapmamayı görenlerden değildir. Aksine kendisi ciddi görünümüne karşın son derece gülümser bir kişiliktir. Onun zekâsını var eden de zaten budur. Sözünü ettiğim ünlü düşünür 26 Temmuz 1856'da Dublin'de, evin üç çocuğunun en küçüğü olarak dünyaya gelir. Kendisinden büyük iki kız kardeşi vardır. Üç kardeş çocuk yıllarının büyük bölümünü anne ve babalarının şiddetli kavgalarına tanıklık ederek geçirirler. Bu durum en sonunda öyle bir noktaya gelir ki anneleri başka bir adamla birlikte Londra'ya gider.<br />
Kendisinden büyük olan iki kız kardeşi anneleri ile birlikte giderken küçük Bernard babası ile kalmayı seçer. Babası tarafından okula gitmesi için zorlansa da gittiği hiçbir okulda tutunamaz. En nihayetinde de okulu bırakıp bir emlakçının yanında çalışmaya başlar. Tam da o noktada farkına varır iş hayatının kendisine göre olduğunun. 1876 yılına gelindiğinde ise kız kardeşlerinden biri hayatını kaybeder. Böylece Bernard Shaw Londra'ya annesinin yanına gitmek zorunda kalır. İngiltere'deyken ailesinin kendisine verdiği düşük haftalığı kütüphanelerde harcamaya karar verir. Anlaşılacağı üzere kendi eğitimini kendisi verir. Aynı zaman zarfında Vandeleur Lee takma adı altında müzik eleştirileri yapmaya başlar. Daha sonra bu yazılarını derleyerek Toyluk isimli kitabını tamamlar. Ancak aksilikler peşini bırakmaz ve kitabı yayınlatamaz.<br />
1884 yılına gelindiğinde Bernard Shaw sosyal ve siyasal görüşünü de Fabian Derneği'ne girerek belli eder. Bu derneğin üyeleri sosyalizmi savundukları gibi Marksist devrimi olduğu gibi reddediyorlardı. Toplumun bir günde değiştirilemeyeceğini, işçilerin başlarındakileri devirseler bile toplumun bunu idrak etmesinin zaman alacağını belirtiyorlardı. Bu yüzden tek ihtiyaçları olan şey zamanın kendisiydi.<br />
1891 yılında İbsen'ciliğin Özü adlı eserini piyasaya sürdü. Aynı yıl Dul Erkeklerin Evleri adlı tiyatro oyununu tamamladı. 1924 yılında ise kendisine açık bir şekilde sosyalizmi anlatması için mektup yollayan bir kadın için Akıllı Kadının Kapitalizm ve Sosyalizm Rehberi isimli eserini yayınladı. Bu eserin hazırlanması 3 sene sürdü. Yani 1924 yılında almış olduğu mektup kendisini o kadına borçlu hissettirmiş olacak ki 3 yılın sonunda 1927'de bu eseri tamamladı ve özellikle İngiltere'de büyük beğeni topladı. Öyle ki birçokları tarafından İncil'den sonraki en önemli eser olarak nitelendirildi.<br />
Bu eseri kaleme aldığı yıllarda kendisini onore edecek büyük ödüller peş peşe gelmeye başlamıştı. 1925 senesinde Nobel Edebiyat Ödülü'nü kucakladıktan sonra 1938'de sinemaya uyarlanan eseri Pygmalion ile de Oscar'a uzanarak bu bakımdan ilk ve tek oldu.<br />
Tüm bunların dışında George Bernard Shaw benim ve birçoklarının gönlünde olağanüstü aforizmaları ve hazırcevaplığı ile taht kurmuştur. Bunu belirtip de örnek vermemek olmaz tabii. Mesela kendisi büyük bir savaş karşıtıydı. Bunu da "Kahramanca can vermek, yeteneksiz kişilerin ünlü olabildikleri tek yoldur" diyerek özetliyordu. Yine Winston Churchill ile aralarının limoni olduğu bilinir herkes tarafından. Rivayet odur ki bir oyununun galası için Churchill'e gönderdiği davetiyeye "Davetiye iki kişiliktir. Bir dostunuzu alıp gelebilirsiniz, tabii varsa" diye eklemekten geri kalmamıştır. Gerçi sonra cevabını yine bir mektupla almıştır: "Galaya değil ama ikinci oyuna gelebilirim, tabii sahnelenirse".<br />
George Bernard Shaw 1 Kasım 1950 tarihinde hayata gözlerini yumar. Geride ise birçok değerli eser ve gülücükler saçan bir zekâ bıraktı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[1 NİSAN ŞAKA GÜNÜ NASIL ORTAYA ÇIKTI?]]></title>
			<link>https://forumistan.net/konu-1-nisan-saka-gunu-nasil-ortaya-cikti.html</link>
			<pubDate>Sat, 01 Apr 2023 12:46:40 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forumistan.net/member.php?action=profile&uid=34">Arzu</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forumistan.net/konu-1-nisan-saka-gunu-nasil-ortaya-cikti.html</guid>
			<description><![CDATA[1 NİSAN ŞAKA GÜNÜ NASIL ORTAYA ÇIKTI? İŞTE TARİHÇESİ<br />
<br />
<br />
<br />
1564 yılında Fransa kralı IX. Charles, yıl başlangıcını Ocak ayının 1. gününe aldı. Daha önce Avrupa'da yaygın olan yıl başlangıcı 25 Mart'tı. O zamandaki iletişim şartlarıyla Charles'in bu kararı fazla yayılmadı. Duyanlar ise protesto amaçlı eski adetlerine devam ettiler. 1 Nisan'da partiler düzenlediler. Diğerleri ise onları Nisan aptalları olarak nitelendirdiler. 1 Nisan'a "aptallar günü" adını verdiler. Bu günde herkese sürpriz hediyeler verdiler, gerçek olmayan haberler ürettiler.<br />
Nisan 1’in tarihi hakkında her kültürde farklı bir efsane bulunur. Bunlar içerisinde en yaygın olanı ise Fransa’ya ait olanıdır. Fransızlar bu güne Poisson d’avril derler, yani Nisan Balığı. 1564 yılında Fransa Kralı IX. Charles, yılbaşını 1 Nisan’dan 1 Ocak’a aldırır. Bu arada 1 Nisan’ı yılın ilk günü olarak kabul etmeye devam edenlerle alay etmek amacı ile yapılan şakalar, bir süre sonra gelenek haline gelir. 1 Nisan’ı yılbaşı kabul edenlere ise Nisan Balığı denmeye başlanır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[1 NİSAN ŞAKA GÜNÜ NASIL ORTAYA ÇIKTI? İŞTE TARİHÇESİ<br />
<br />
<br />
<br />
1564 yılında Fransa kralı IX. Charles, yıl başlangıcını Ocak ayının 1. gününe aldı. Daha önce Avrupa'da yaygın olan yıl başlangıcı 25 Mart'tı. O zamandaki iletişim şartlarıyla Charles'in bu kararı fazla yayılmadı. Duyanlar ise protesto amaçlı eski adetlerine devam ettiler. 1 Nisan'da partiler düzenlediler. Diğerleri ise onları Nisan aptalları olarak nitelendirdiler. 1 Nisan'a "aptallar günü" adını verdiler. Bu günde herkese sürpriz hediyeler verdiler, gerçek olmayan haberler ürettiler.<br />
Nisan 1’in tarihi hakkında her kültürde farklı bir efsane bulunur. Bunlar içerisinde en yaygın olanı ise Fransa’ya ait olanıdır. Fransızlar bu güne Poisson d’avril derler, yani Nisan Balığı. 1564 yılında Fransa Kralı IX. Charles, yılbaşını 1 Nisan’dan 1 Ocak’a aldırır. Bu arada 1 Nisan’ı yılın ilk günü olarak kabul etmeye devam edenlerle alay etmek amacı ile yapılan şakalar, bir süre sonra gelenek haline gelir. 1 Nisan’ı yılbaşı kabul edenlere ise Nisan Balığı denmeye başlanır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Abraham Lincoln (1809- 1865)]]></title>
			<link>https://forumistan.net/konu-abraham-lincoln-1809-1865.html</link>
			<pubDate>Mon, 20 Mar 2023 12:11:06 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forumistan.net/member.php?action=profile&uid=34">Arzu</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forumistan.net/konu-abraham-lincoln-1809-1865.html</guid>
			<description><![CDATA[Abraham Lincoln (1809- 1865)<br />
<br />
Uşak olmayı istemediğim gibi uşak kullanmayı da sevmem; benim demokrasi anlayışım budur sözünün sahibi ünlü Amerikan Başkanı Abraham Lincoln. Hukukçu olarak yetişen Lincoln hayali özgür insanların yaşadığı siyah beyaz ayrımının yapılmadığı bir Amerika`ydı.<br />
<br />
<br />
16. Başkan olarak seçildikten sonra ilk işi çatışma halinde olan Güney ve Kuzey eyaletlerinden Güney eyaletleriyle uzlaşmaya çalışmak oldu. Amerikan İç Savaşı`nın başlamasından sonra ise isyanların bastırılması için 75 bin kişilik gönüllü ordu hazırladı. 1862`de yayınladığı Özgürlük Bildirgesi ile tüm eyaletlerdeki kölelerazat edilmiş sayılacaktı; ancak hiçbir eyalet bu çağrıya uymadı.<br />
<br />
1863`te birlik kuvvetlerinin Gettysburg Vicksburg ve Chattanooga gibi eyaletleri ele geçirmesiyle savaşın sonları yaklaştı. Lincoln 1865 yılında tekrar seçimleri kazanarak başkan oldu. Hiç kimseye kötülük herkese iyilik temasını vurgulayan başkanlık konuşması ile tarihe geçti. 1965`te son eyaletin de kuşatılması ile İç Savaş sona erdi.<br />
<br />
14 Nisan 1965 yılında Amerikalı Yeğenimiz isimli bir temsile katılan aşırı güneyli bir casus olan John Wilkes Booth tarafından başından vuruldu ve ertesi gün öldü. Suikastçinin ilk planı Lincoln`ü kaçırıp Güneyli esirlerin salıverilmesi koşuluyla serbest bırakmaktı.<br />
<br />
Ancak sonradan planını suikaste çevirdi. Lincoln`ün temsili izlediği locanın giriş kapısına bir delik açan suikastçi en komik sahnede kahkahaların yükseldiği anda silahını ateşledi. Başından vurulan Lincoln yere yığıldı.<br />
<br />
Aynı gece Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı da suikaste uğradı ancak şans eseri kurtuldu. Lincoln suikastinin sırrı ancak 1961 yılında çözüldü. Philadelphia`daki bir sahafta bulunan kitaptaki şifreli mesajlar cinayeti aydınlattı. Dönemin Savunma Bakanı Edwin Stanton Lincoln`ün yerine geçmek için suikasti planladığı anlaşıldı. Stanton o gece tiyatroya giderken: sahneden ayrıldığım zaman Amerika`nın en ünlü adamı olacağım! diyordu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Abraham Lincoln (1809- 1865)<br />
<br />
Uşak olmayı istemediğim gibi uşak kullanmayı da sevmem; benim demokrasi anlayışım budur sözünün sahibi ünlü Amerikan Başkanı Abraham Lincoln. Hukukçu olarak yetişen Lincoln hayali özgür insanların yaşadığı siyah beyaz ayrımının yapılmadığı bir Amerika`ydı.<br />
<br />
<br />
16. Başkan olarak seçildikten sonra ilk işi çatışma halinde olan Güney ve Kuzey eyaletlerinden Güney eyaletleriyle uzlaşmaya çalışmak oldu. Amerikan İç Savaşı`nın başlamasından sonra ise isyanların bastırılması için 75 bin kişilik gönüllü ordu hazırladı. 1862`de yayınladığı Özgürlük Bildirgesi ile tüm eyaletlerdeki kölelerazat edilmiş sayılacaktı; ancak hiçbir eyalet bu çağrıya uymadı.<br />
<br />
1863`te birlik kuvvetlerinin Gettysburg Vicksburg ve Chattanooga gibi eyaletleri ele geçirmesiyle savaşın sonları yaklaştı. Lincoln 1865 yılında tekrar seçimleri kazanarak başkan oldu. Hiç kimseye kötülük herkese iyilik temasını vurgulayan başkanlık konuşması ile tarihe geçti. 1965`te son eyaletin de kuşatılması ile İç Savaş sona erdi.<br />
<br />
14 Nisan 1965 yılında Amerikalı Yeğenimiz isimli bir temsile katılan aşırı güneyli bir casus olan John Wilkes Booth tarafından başından vuruldu ve ertesi gün öldü. Suikastçinin ilk planı Lincoln`ü kaçırıp Güneyli esirlerin salıverilmesi koşuluyla serbest bırakmaktı.<br />
<br />
Ancak sonradan planını suikaste çevirdi. Lincoln`ün temsili izlediği locanın giriş kapısına bir delik açan suikastçi en komik sahnede kahkahaların yükseldiği anda silahını ateşledi. Başından vurulan Lincoln yere yığıldı.<br />
<br />
Aynı gece Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı da suikaste uğradı ancak şans eseri kurtuldu. Lincoln suikastinin sırrı ancak 1961 yılında çözüldü. Philadelphia`daki bir sahafta bulunan kitaptaki şifreli mesajlar cinayeti aydınlattı. Dönemin Savunma Bakanı Edwin Stanton Lincoln`ün yerine geçmek için suikasti planladığı anlaşıldı. Stanton o gece tiyatroya giderken: sahneden ayrıldığım zaman Amerika`nın en ünlü adamı olacağım! diyordu.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Boxing Day]]></title>
			<link>https://forumistan.net/konu-boxing-day.html</link>
			<pubDate>Mon, 20 Mar 2023 12:10:25 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forumistan.net/member.php?action=profile&uid=34">Arzu</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forumistan.net/konu-boxing-day.html</guid>
			<description><![CDATA[Boxing Day, her yıl İngiltere, Kanada, Hong Kong, Avustralya, Yeni Zelanda, Kenya gibi ülkelerde Noel gününün ertesi gününe denk gelen 26 Aralık tarihinde, Hıristiyanlar tarafından geleneksel olarak kutlanan bir bayram ya da tatil günüdür.<br />
<br />
Boxing Day geleneği ilk olarak İngilitere'de çok eski zamanlarda zengin ve varlıklı kişilerin hizmetçi ve yardımcılarına kutularla hediye almalarına ve bu hediyeleri açıp o gün dinlenmelerine izin vermesiyle başladı. Sonraki yıllarda her yıl 26 Aralık tarihinde fakir ve yardıma muhtaç kişilere kiliselerde hediyeler verilmesiyle birlikte gelenek devam etti.<br />
<br />
Günümüzde ise Boxing Day'de, özellikle İngiltere'deki mağazalar % 80 lere varan indirim yaparak tam anlamıyla bir alışveriş çılgınlığına sebep olmaktadırlar.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Boxing Day, her yıl İngiltere, Kanada, Hong Kong, Avustralya, Yeni Zelanda, Kenya gibi ülkelerde Noel gününün ertesi gününe denk gelen 26 Aralık tarihinde, Hıristiyanlar tarafından geleneksel olarak kutlanan bir bayram ya da tatil günüdür.<br />
<br />
Boxing Day geleneği ilk olarak İngilitere'de çok eski zamanlarda zengin ve varlıklı kişilerin hizmetçi ve yardımcılarına kutularla hediye almalarına ve bu hediyeleri açıp o gün dinlenmelerine izin vermesiyle başladı. Sonraki yıllarda her yıl 26 Aralık tarihinde fakir ve yardıma muhtaç kişilere kiliselerde hediyeler verilmesiyle birlikte gelenek devam etti.<br />
<br />
Günümüzde ise Boxing Day'de, özellikle İngiltere'deki mağazalar % 80 lere varan indirim yaparak tam anlamıyla bir alışveriş çılgınlığına sebep olmaktadırlar.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Uğur Mumcu]]></title>
			<link>https://forumistan.net/konu-ugur-mumcu.html</link>
			<pubDate>Mon, 20 Mar 2023 12:09:39 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forumistan.net/member.php?action=profile&uid=34">Arzu</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forumistan.net/konu-ugur-mumcu.html</guid>
			<description><![CDATA[Gazeteci Uğur Mumcu 1994 yılının başında evinin önünde bombalı suikast sonucu yaşamını yitirdi. Mumcu suikasti aydınlandı mıaydınlatılamadı mı hala tartışılan bir konu. Ama bir ayrıntı var ki belki ilk kez okuyacaksınız..<br />
<br />
<br />
<br />
thumbs_b_c_4473e07c82c6223c4623f06c46e0b2c1_edit_100866389352837.jpg<br />
<br />
Uğur Mumcu Suikasti'nin bilinmeyen yönü...<br />
<br />
Yıl Gazeteci Uğur Mumcu’nun bombalı suikasta kurban gittiği 1994 yılı…<br />
Ortam gergin…<br />
O günleri hatırlayanlar bilirler…<br />
Cenaze töreni birileri tarafından gövde gösterisine dönüşmüş oldukça hatırı sayılır bir kalabalık Cumhuriyet Gazetesinin Kızılay’da Bulvar üzerindeki bürosu önünde toplanmışkalabalık törenden sonra yürüyüşe geçmiş ve hatta taşkınlık yapan birileri TBMM’ye yürümeye ve içeriye girmeye kalkışmışMeclis bahçesini taş yağmuruna tutanlar bile olmuştu…<br />
<br />
Ama asayişi sağlayan güvenlik güçlerinin sağduyulu tedbirleri herhangi bir olumsuzluğun olmasına izin vermemişti…Sonuç olarak ülkenin en ünlü gazetecilerinden birisi bir cinayete kurban gitmişti…<br />
<br />
Bugün bile bu dava üzerinde hâla tartışılan ve adına TBMM’de komisyon kurulmasına rağmen bir türlü üzerindeki sır perdesi aralanamayan bir faili meçhul olarak askıda bekleyen muammalı bir dosyadır…<br />
Öyle ki çekildiği zaman komple binanın yıkılacağı bir tuğlaya bile benzetilmiştir…<br />
Şükredelim halimize cinayet çözülemediği için binamız ayakta(!) duruyor!!!<br />
Ayrıca ölüsevicilere de kahraman lazım… Adına ağıtlar yakılacak…<br />
<br />
Bu kısa girişten sonra hikâyemize dönecek olursak…<br />
Aradan birkaç gün geçmiş Uğur Mumcu’nun sevenleri bu sefer olay mahalli olan ve bombalı suikastın gerçekleştiği sokaktalar…<br />
Sakin ve hüzünlü bir hava her tarafı sarmış gündüzden geceye dönüşen ziyaretlerin ardı arkası kesilmiyor..<br />
<br />
Hikâyemiz ise cinayetin takip eden bir akşamın karanlığında başlıyor…<br />
Sokak; her zamanki gibi suikast kurbanı gazetecinin sevenleri ile dolup taşıyor…<br />
Taziye için gelenler olay mahalline çiçek ve karanfil koyanlar mum yakanlar…<br />
<br />
Emniyet güçleri ise haliyle güvenliği sağlamak ve bir olumsuzluğa provokasyona ve taşkınlığa meydan vermemek için sokağın belirli yerlerinde ekip araçları ile tedbir almışlar…<br />
Sokağa bir araç giriyor…<br />
İçinden çıkan araç sürücüsü ekip aracını görünce hışımla ve öfkeyle biraz da hakaretvari sözler sarf ederek o tarafa yöneliyor…<br />
<br />
Ölümüne engel olamadınız öldükten sonra buralarda ne işiniz var gidin buralardan gibi sözler söylüyor. Bununla da kalmıyor… Hakaret etmeye devam ediyor…<br />
Bunun üzerine ekip aracından inen polis memurları daha fazla taşkınlık olmaması için şahsı çembere alıyor ve başlarındaki Komiser Yardımcısı şahsın kimliğini istiyor…<br />
Tabi o ortamda olayın büyümesini de arzu etmiyorlar…<br />
Duygusal anlar ve davranışların olabileceği bir hava solunuyor…<br />
Ama bu tepki de kantarın topuzu kaçıyor…<br />
<br />
Bu arada hakaret eden şahsın alkollü olduğu da gözden kaçmıyor…<br />
Vatandaş kimliğini çıkarmadığı gibi ve “Ben … Ağır Ceza Hâkimiyim. Size kimlik mi göstereceğim bir de” diye konuşmasına devam ediyor...<br />
Uzatmayalım…<br />
<br />
<br />
<br />
Hal böyle olunca baktılar ki durum değişmiyor…Böylece gözaltı süreci başlıyor ve şahıs kelepçelenerek karakola götürülüyor…<br />
İfade sürecinde şahsın doğru söylediği anlaşılıyor…<br />
Kendileri Ağır Ceza Reisidir…<br />
Tabi bununla beraber karakolda işin rengi de biraz değişiyor…<br />
<br />
Çünkü zor kullanıldığı ve kötü muamele edildiği gerekçesiyle Reis Bey polislerden davacı oluyor… Haliyle polisler de kendisinden davacı oluyorlar…<br />
<br />
Neticede görevli memura hakaret ve mukavemet etmek ve bunun benzeri suçlarla tutanak düzenlenir ve dosyadan savcı haberdar edilir…<br />
Bütün bunlar birkaç saati almıştır…<br />
Ağır Ceza Reisi karakolda bir odada bekletilmektedir…<br />
<br />
Saatler gece yarısına doğru ilerlerken Karakola giren kılığı kıyafeti yerinde bir beyefendi karakol amirini görmek istediğini beyan eder…<br />
61ed5a67ed13441560df6b08_edit_100860848938775.jpg<br />
<br />
Bu arada kendini de tanıtır…<br />
Polisler şaşırırlar gözaltında bir ağır ceza hâkimi varken ikinci bir ağır ceza hâkimi karakola gelmiş ve karakol amirini görmek istemektedir…<br />
Karakol amirine haber verilir ve Hâkim Bey amirin odasına alınır…<br />
İzzet ikramda kusur edilmez…<br />
<br />
Karakol Amiri biraz sonra olaya müdahil olan ekipteki polisleri makama çağırır…<br />
Mesele yavaş yavaş açıklığa kavuşmaya başlamıştır…<br />
<br />
Gelen Ağır Ceza Reisi gözaltına alınan meslektaşının arkadaşıdır ve onun için gelmiştir…<br />
Mesai saatleri içerisinde tutumundan dolayı bir şeyler olacağını sezinlemiş ve akşamdan sonra nereye gideceğini bildiği için kendisinden haber alamayınca ihtimalleri değerlendirerek bilgi almak maksadıyla mıntıkadaki karakola uğramayı akıllıca bulmuştu…<br />
Ziyarete gelen gözaltındaki Hâkim Bey’in arkadaşının ifadesine göre davalık olan arkadaşı Gazeteci Uğur Mumcu’nun çok samimi bir arkadaşıdır ve arkadaşının ölümünü kabullenememektedir.<br />
<br />
Bir de olay mahalline Hassas Bölgeler Müdürlüğünün yakın olması ve bu şartlar da suikastın gerçekleşmesi Reis Bey’i çok üzmüştür…<br />
Reis Bey en yakın arkadaşlarından birisini kaybetmenin haleti ruhiyesiyle ölümüne engel olamadınız ölümünden sonra orada ne işiniz var terk edin burayı mantığından hareketle ekibe çıkışmıştır…<br />
<br />
Ve netice olarak duygular işin içine karıştığı zaman makam kariyer temsil edilen meslek kısaca her şey göz ardı edilebilmekte ve bir anlık öfke mesleki kariyer de dâhil her şeyi tehlikeye atabilmektedir…<br />
<br />
Makamın gereği davranışlar göz ardı edilebilmektedir..<br />
Arkadaşı için karakola gelen Ağır Ceza Reisi gözaltı olayını gerçekleştiren ekipten özür dilergözaltındaki Reis Bey’in kendine gelmesi alkolün etkisinden kurtulabilmesi için kahve ikram edilir ve karşılıklı olarak davalardan feragat edilir…<br />
<br />
Mesele tatlıya bağlandıktan sonra Hâkim Beyler karakoldan beraberce ayrılırlar…<br />
Bununla birlikte meseleden savcılık önceden haberdar edildiği için dosya savcılığa gönderilmiştir…<br />
<br />
Savcılık aşamasında ise takipsizlik kararı neticesinde dosya kapandı]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Gazeteci Uğur Mumcu 1994 yılının başında evinin önünde bombalı suikast sonucu yaşamını yitirdi. Mumcu suikasti aydınlandı mıaydınlatılamadı mı hala tartışılan bir konu. Ama bir ayrıntı var ki belki ilk kez okuyacaksınız..<br />
<br />
<br />
<br />
thumbs_b_c_4473e07c82c6223c4623f06c46e0b2c1_edit_100866389352837.jpg<br />
<br />
Uğur Mumcu Suikasti'nin bilinmeyen yönü...<br />
<br />
Yıl Gazeteci Uğur Mumcu’nun bombalı suikasta kurban gittiği 1994 yılı…<br />
Ortam gergin…<br />
O günleri hatırlayanlar bilirler…<br />
Cenaze töreni birileri tarafından gövde gösterisine dönüşmüş oldukça hatırı sayılır bir kalabalık Cumhuriyet Gazetesinin Kızılay’da Bulvar üzerindeki bürosu önünde toplanmışkalabalık törenden sonra yürüyüşe geçmiş ve hatta taşkınlık yapan birileri TBMM’ye yürümeye ve içeriye girmeye kalkışmışMeclis bahçesini taş yağmuruna tutanlar bile olmuştu…<br />
<br />
Ama asayişi sağlayan güvenlik güçlerinin sağduyulu tedbirleri herhangi bir olumsuzluğun olmasına izin vermemişti…Sonuç olarak ülkenin en ünlü gazetecilerinden birisi bir cinayete kurban gitmişti…<br />
<br />
Bugün bile bu dava üzerinde hâla tartışılan ve adına TBMM’de komisyon kurulmasına rağmen bir türlü üzerindeki sır perdesi aralanamayan bir faili meçhul olarak askıda bekleyen muammalı bir dosyadır…<br />
Öyle ki çekildiği zaman komple binanın yıkılacağı bir tuğlaya bile benzetilmiştir…<br />
Şükredelim halimize cinayet çözülemediği için binamız ayakta(!) duruyor!!!<br />
Ayrıca ölüsevicilere de kahraman lazım… Adına ağıtlar yakılacak…<br />
<br />
Bu kısa girişten sonra hikâyemize dönecek olursak…<br />
Aradan birkaç gün geçmiş Uğur Mumcu’nun sevenleri bu sefer olay mahalli olan ve bombalı suikastın gerçekleştiği sokaktalar…<br />
Sakin ve hüzünlü bir hava her tarafı sarmış gündüzden geceye dönüşen ziyaretlerin ardı arkası kesilmiyor..<br />
<br />
Hikâyemiz ise cinayetin takip eden bir akşamın karanlığında başlıyor…<br />
Sokak; her zamanki gibi suikast kurbanı gazetecinin sevenleri ile dolup taşıyor…<br />
Taziye için gelenler olay mahalline çiçek ve karanfil koyanlar mum yakanlar…<br />
<br />
Emniyet güçleri ise haliyle güvenliği sağlamak ve bir olumsuzluğa provokasyona ve taşkınlığa meydan vermemek için sokağın belirli yerlerinde ekip araçları ile tedbir almışlar…<br />
Sokağa bir araç giriyor…<br />
İçinden çıkan araç sürücüsü ekip aracını görünce hışımla ve öfkeyle biraz da hakaretvari sözler sarf ederek o tarafa yöneliyor…<br />
<br />
Ölümüne engel olamadınız öldükten sonra buralarda ne işiniz var gidin buralardan gibi sözler söylüyor. Bununla da kalmıyor… Hakaret etmeye devam ediyor…<br />
Bunun üzerine ekip aracından inen polis memurları daha fazla taşkınlık olmaması için şahsı çembere alıyor ve başlarındaki Komiser Yardımcısı şahsın kimliğini istiyor…<br />
Tabi o ortamda olayın büyümesini de arzu etmiyorlar…<br />
Duygusal anlar ve davranışların olabileceği bir hava solunuyor…<br />
Ama bu tepki de kantarın topuzu kaçıyor…<br />
<br />
Bu arada hakaret eden şahsın alkollü olduğu da gözden kaçmıyor…<br />
Vatandaş kimliğini çıkarmadığı gibi ve “Ben … Ağır Ceza Hâkimiyim. Size kimlik mi göstereceğim bir de” diye konuşmasına devam ediyor...<br />
Uzatmayalım…<br />
<br />
<br />
<br />
Hal böyle olunca baktılar ki durum değişmiyor…Böylece gözaltı süreci başlıyor ve şahıs kelepçelenerek karakola götürülüyor…<br />
İfade sürecinde şahsın doğru söylediği anlaşılıyor…<br />
Kendileri Ağır Ceza Reisidir…<br />
Tabi bununla beraber karakolda işin rengi de biraz değişiyor…<br />
<br />
Çünkü zor kullanıldığı ve kötü muamele edildiği gerekçesiyle Reis Bey polislerden davacı oluyor… Haliyle polisler de kendisinden davacı oluyorlar…<br />
<br />
Neticede görevli memura hakaret ve mukavemet etmek ve bunun benzeri suçlarla tutanak düzenlenir ve dosyadan savcı haberdar edilir…<br />
Bütün bunlar birkaç saati almıştır…<br />
Ağır Ceza Reisi karakolda bir odada bekletilmektedir…<br />
<br />
Saatler gece yarısına doğru ilerlerken Karakola giren kılığı kıyafeti yerinde bir beyefendi karakol amirini görmek istediğini beyan eder…<br />
61ed5a67ed13441560df6b08_edit_100860848938775.jpg<br />
<br />
Bu arada kendini de tanıtır…<br />
Polisler şaşırırlar gözaltında bir ağır ceza hâkimi varken ikinci bir ağır ceza hâkimi karakola gelmiş ve karakol amirini görmek istemektedir…<br />
Karakol amirine haber verilir ve Hâkim Bey amirin odasına alınır…<br />
İzzet ikramda kusur edilmez…<br />
<br />
Karakol Amiri biraz sonra olaya müdahil olan ekipteki polisleri makama çağırır…<br />
Mesele yavaş yavaş açıklığa kavuşmaya başlamıştır…<br />
<br />
Gelen Ağır Ceza Reisi gözaltına alınan meslektaşının arkadaşıdır ve onun için gelmiştir…<br />
Mesai saatleri içerisinde tutumundan dolayı bir şeyler olacağını sezinlemiş ve akşamdan sonra nereye gideceğini bildiği için kendisinden haber alamayınca ihtimalleri değerlendirerek bilgi almak maksadıyla mıntıkadaki karakola uğramayı akıllıca bulmuştu…<br />
Ziyarete gelen gözaltındaki Hâkim Bey’in arkadaşının ifadesine göre davalık olan arkadaşı Gazeteci Uğur Mumcu’nun çok samimi bir arkadaşıdır ve arkadaşının ölümünü kabullenememektedir.<br />
<br />
Bir de olay mahalline Hassas Bölgeler Müdürlüğünün yakın olması ve bu şartlar da suikastın gerçekleşmesi Reis Bey’i çok üzmüştür…<br />
Reis Bey en yakın arkadaşlarından birisini kaybetmenin haleti ruhiyesiyle ölümüne engel olamadınız ölümünden sonra orada ne işiniz var terk edin burayı mantığından hareketle ekibe çıkışmıştır…<br />
<br />
Ve netice olarak duygular işin içine karıştığı zaman makam kariyer temsil edilen meslek kısaca her şey göz ardı edilebilmekte ve bir anlık öfke mesleki kariyer de dâhil her şeyi tehlikeye atabilmektedir…<br />
<br />
Makamın gereği davranışlar göz ardı edilebilmektedir..<br />
Arkadaşı için karakola gelen Ağır Ceza Reisi gözaltı olayını gerçekleştiren ekipten özür dilergözaltındaki Reis Bey’in kendine gelmesi alkolün etkisinden kurtulabilmesi için kahve ikram edilir ve karşılıklı olarak davalardan feragat edilir…<br />
<br />
Mesele tatlıya bağlandıktan sonra Hâkim Beyler karakoldan beraberce ayrılırlar…<br />
Bununla birlikte meseleden savcılık önceden haberdar edildiği için dosya savcılığa gönderilmiştir…<br />
<br />
Savcılık aşamasında ise takipsizlik kararı neticesinde dosya kapandı]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dünya Uyku Günü]]></title>
			<link>https://forumistan.net/konu-d%C3%BCnya-uyku-g%C3%BCn%C3%BC.html</link>
			<pubDate>Thu, 16 Mar 2023 12:23:15 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forumistan.net/member.php?action=profile&uid=34">Arzu</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forumistan.net/konu-d%C3%BCnya-uyku-g%C3%BCn%C3%BC.html</guid>
			<description><![CDATA[2023 Yılı Dünya Uyku Gününün Teması Nedir?<br />
<br />
Dünya Uyku Derneği (WSS) tarafından organize edilen Dünya Uyku Günü (World Sleep Day) 17 Mart 2023 Cuma günü “Uyku Sağlık İçin Gereklidir” tema ve sloganı ile kutlanıyor. Ulusal Uyku Vakfı tarafından belirlenen tema ve slogan, kaliteli uykunun insan sağlığı için çok önemli olduğunu vurgulamaya çalışıyor.<br />
<br />
Bu yılki Dünya Uyku Günü’nün teması Sağlık İçin Uyku Esastır’dır. Tıpkı iyi yemek yemek ve egzersiz yapmak gibi, uyku da kişinin fiziksel, zihinsel ve sosyal refahı için temel oluşturan bir davranıştır.<br />
<br />
Bununla birlikte, uyku henüz genel olarak sağlık için gerekli bir davranış olarak görülmemektedir. Dünya Uyku Günü, diğer binlerce uyku sağlığı uzmanı ve savunucusu ile birlikte uyku sağlığını geliştirmek için bir fırsattır.<br />
<br />
Hep birlikte uyku sağlığını ve #DünyaUykuGünü’nü teşvik ettiğimizde birleşik çabamız, parçalarının toplamından daha büyüktür. Dünya Uyku Günü’nde uyku sağlığı hakkında bilgi verin ve uyku hakkındaki sohbeti yükseltmeye yardımcı olun!<br />
<br />
Kaliteli uyku zihinsel sağlığın korunmasına nasıl yardımcı olur? Daha iyi uyku, insanların gün boyunca odaklanmasına nasıl yardımcı olabilir? Veya yorgunluk bizi fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak nasıl yıpratabilir?<br />
<br />
Bu nedenlerden ve uykunun insan sağlığı için çok önemli olduğu diğer birçok nedenden dolayı kaliteli uykunun önemini anlamaya ve uyku düzeni, uyku rahatsızlıkları gibi sorunlara dikkaç çekmek amacıyla çeşitli sağlık kuruluşları tarafından kampanyalar düzenleniyor.<br />
<br />
Yıllara Göre Uyku Günü Temaları<br />
2023 “Sağlık İçin Uyku Esastır”<br />
2022 “Kaliteli Uyku, Sağlıklı Akıl, Mutlu Dünya”<br />
2021 “Düzenli Uyku, Sağlıklı Gelecek”<br />
2020 “Daha İyi Uyku, Daha İyi Yaşam, Daha İyi Gezegen”<br />
2019 “Sağlıklı Uyku, Sağlıklı Yaşlanma”]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[2023 Yılı Dünya Uyku Gününün Teması Nedir?<br />
<br />
Dünya Uyku Derneği (WSS) tarafından organize edilen Dünya Uyku Günü (World Sleep Day) 17 Mart 2023 Cuma günü “Uyku Sağlık İçin Gereklidir” tema ve sloganı ile kutlanıyor. Ulusal Uyku Vakfı tarafından belirlenen tema ve slogan, kaliteli uykunun insan sağlığı için çok önemli olduğunu vurgulamaya çalışıyor.<br />
<br />
Bu yılki Dünya Uyku Günü’nün teması Sağlık İçin Uyku Esastır’dır. Tıpkı iyi yemek yemek ve egzersiz yapmak gibi, uyku da kişinin fiziksel, zihinsel ve sosyal refahı için temel oluşturan bir davranıştır.<br />
<br />
Bununla birlikte, uyku henüz genel olarak sağlık için gerekli bir davranış olarak görülmemektedir. Dünya Uyku Günü, diğer binlerce uyku sağlığı uzmanı ve savunucusu ile birlikte uyku sağlığını geliştirmek için bir fırsattır.<br />
<br />
Hep birlikte uyku sağlığını ve #DünyaUykuGünü’nü teşvik ettiğimizde birleşik çabamız, parçalarının toplamından daha büyüktür. Dünya Uyku Günü’nde uyku sağlığı hakkında bilgi verin ve uyku hakkındaki sohbeti yükseltmeye yardımcı olun!<br />
<br />
Kaliteli uyku zihinsel sağlığın korunmasına nasıl yardımcı olur? Daha iyi uyku, insanların gün boyunca odaklanmasına nasıl yardımcı olabilir? Veya yorgunluk bizi fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak nasıl yıpratabilir?<br />
<br />
Bu nedenlerden ve uykunun insan sağlığı için çok önemli olduğu diğer birçok nedenden dolayı kaliteli uykunun önemini anlamaya ve uyku düzeni, uyku rahatsızlıkları gibi sorunlara dikkaç çekmek amacıyla çeşitli sağlık kuruluşları tarafından kampanyalar düzenleniyor.<br />
<br />
Yıllara Göre Uyku Günü Temaları<br />
2023 “Sağlık İçin Uyku Esastır”<br />
2022 “Kaliteli Uyku, Sağlıklı Akıl, Mutlu Dünya”<br />
2021 “Düzenli Uyku, Sağlıklı Gelecek”<br />
2020 “Daha İyi Uyku, Daha İyi Yaşam, Daha İyi Gezegen”<br />
2019 “Sağlıklı Uyku, Sağlıklı Yaşlanma”]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[15 Temmuz]]></title>
			<link>https://forumistan.net/konu-15-temmuz.html</link>
			<pubDate>Fri, 15 Jul 2022 11:29:01 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://forumistan.net/member.php?action=profile&uid=13">forumkolik</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://forumistan.net/konu-15-temmuz.html</guid>
			<description><![CDATA[15 Temmuz kahraman Türk milletinin demokrasi bayramıdır.<br />
15 Temmuz mücadelemizin zirvesi, şanlı milletin zaferidir!<br />
Vatanımız için şehit olmuş 249 ve gazilerimize Milletçe ağlıyoruz..<br />
Bu vatan toprağın kara bağrında, sıra dağlar gibi duranlarındır. Bir tarih boyunca, onun uğrunda, kendini tarihe verenlerindir..<br />
En büyük zaferimiz hiç düşmemek değiI, her düştüğümüzde kaIkabiImektir...<br />
<br />
🇹🇷Şehitler Ölmez vatan bölünmez..! 🇹🇷]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[15 Temmuz kahraman Türk milletinin demokrasi bayramıdır.<br />
15 Temmuz mücadelemizin zirvesi, şanlı milletin zaferidir!<br />
Vatanımız için şehit olmuş 249 ve gazilerimize Milletçe ağlıyoruz..<br />
Bu vatan toprağın kara bağrında, sıra dağlar gibi duranlarındır. Bir tarih boyunca, onun uğrunda, kendini tarihe verenlerindir..<br />
En büyük zaferimiz hiç düşmemek değiI, her düştüğümüzde kaIkabiImektir...<br />
<br />
🇹🇷Şehitler Ölmez vatan bölünmez..! 🇹🇷]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>